17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ…!- Zeki KENTEL

Şubat 23, 2010 tarihinde tarafından  
EĞİTİM VE KÜLTÜRÜN TARİHİ - M.ALİ SULUTAŞ kategorisinde yayımlanmıştır.

17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ...!- Zeki KENTEL

Köy Enstitüleri; varlığıyla baştacımız oldu, yüzümüzü ağartan çalışmalar meydana getirdi. Kapatıldı kalp ağrımız oldu, eksikliği temelsiz eğitimi doğurdu, beceriksizliği meydana getirdi.

Yine değerli bir bir gönül dostumuzun, Zeki KENTEL Bey’in bu konudaki görüşlerini ve hatıralarını paylaşmak istiyorum sizlerle…

Sevgiyle…

17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ…!

1940’lı yılların başındayız…  Alman orduları; Volga kıyılarında Stalingrad’ta, Bulgaristan’da, Yunanistan’da Türkiye sınırlarında, Meriç kıyılarında.

Türkiye; yurdun savunması ve bir Alman işgali yaşamamak için 20 yaş kesimi (1317 – 1336  /  1901 – 1920 doğumluları ) insanını silâh altına almış.

Kahraman ordu, Trakya’da insan boyu kar, diz boyu çamurda yüzbinlerin üzerinde Mehmetçiği ile çadırlı ordugâhta…  Ordugâhın savaş hazırlıkları ve yer değişimleri Mehmetçik yayan, malzeme ve mühimmat öküz arabaları, talikalar ve katırlar ile büyük zorluklar içinde yapılıyor.

Milli Mücadele’nin yaralarını saramamış yeni devlet, İkinci Dünya Savaşı’na girmeden savaşa girmiş kadar zor koşullar içinde.

Ekmek, aş yok…  Hayvana sap yok, saman yok… Kışın soğuğundan, yazın sıcağından barınacak yer yok…! Cephane var mı, yok mu bilmem ama asker süngü hücumu ile saldırı ve savunma ağırlıklı talim ve terbiye görüyor…!

Haydarpaşa Asker Hastanesi ( şimdiki GATA ) tüm katları, koğuşları ve koridorları; iki katlı ranza, iki katlı kereste raflarda ot yataklarda; soğukların, yoklukların hastalıkları içinde ( tifus, ciğer, uyuz, sıtma, zafiyet vb) şifa bekleyen Mehmetçiklerle koyun koyuna dop dolu. Yeni gelen hastalara boş yatak yok.  İlâç yok. Yerli aspirin taklitleri. Kaputbezinden sargılar. Şifayap olan da yok. Eli ayağı tutan memleketine 6 aylık hava değişimi ile gönderiliyor.

İşte bu yokluk ve yoksulluk içinde devlet, bu yokluk ve yoksulluğu kırmak için köye okul götürmek, köylüyü okutmak istiyor. Cumhuriyetle birlikte ülkenin gelişip zenginleşmesinin, kalkınmasının başlangıç noktasının köy olacağı kafalara DANK etmiş durumda.

17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM’de kabul ediliyor.

Zeki Kentel’in babası Trakya’da bu çadırlı orduğâhta iki yıl geçirdi ve çevresinin diz boyu çamur ve insan boyu karla kaplı o çadırda genç yaşta ömrünü tamamladı. Şehirde yaşama şansımız kalmamıştı. İlkokul diplomamı babama göstermek kısmet olmadı. Annem ile köye, eğitmen olan dayımızın yanına döndük…  Dayının çocuklarıyla birlikte kendine zor yeten çorbasına şehirden iki kaşık daha katılmıştı.

Babasız yetim kalışının ardından okumak için çırpınan, ailenin de okutmak için çırpındığı, tek suçu şehir ilkokulu mezunu olduğu için Zeki Kentel, “KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ’nün kapısından geri döndürüldü…

Belki tüm hayatı boyunca KEPİRTEPE özlemini, ülke kalkınmasının, köy kalkınmasının rüyalarını süsleyen coşkularının sıcaklığını ve bilincini hiç kaybetmeden yaşayan ve yaşatan, ileri yaşında ülke sorunlarına aykırı ve sıradışı yaklaşım içinde bir Zeki Kentel, KÖY ENSTİTÜLERİ gerçeğine aykırı ve sıradışı bir yaklaşım ile karşınızda:

Cumhuriyet Türkiyesi’nin ülke gerçeğine, kendi öz kaynaklarına dayalı olarak kurduğu bir eğitim sisteminin adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ. Yabana muhtaç olmadan kendini yeniden üreten, kendini, kendi kendine üretken bilgi ve beceriyle donatan bir eğitim kurumunun adıdır KÖY ENSTİTÜLERİ.

O günlerin KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ’nün basit yün-aba giysileri içinde köy çocukları, Ankara HASANOĞLAN KÖY ENSTİTÜSÜ’nün temelinde, kerpicinde, duvarında, çatısında emeği olan köy çocukları, ülkenin imarına ellerinin nasırlarını bıraktıkları, yeni nasırlar kazandıkları, ülkede büyük bir hızın, büyük bir değişimin kıvılcımları olmuşlardır.

Her yıl 17 Nisanlarda panelde, söyleşide, köşe yazısında,ekranda KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine konuşulanları dikkatle izlerim ama sadece izlerim. Bu izlediklerimden kendi dağarcığıma hemen hemen hiç bir şey girmez. Onlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan nostaljilerini, özlemlerini, masallarını anlatırlar.

Bunları izlerken gözlerimin önünde hangi anıların, hangi acı gerçeklerin ve hangi özlemlerin dolaştığını sizlere ifade edecek bir gücüm yoktur. Yaşamını, geçimini, çocuklarının yetişmesini sanat okulunun verebildiği üretken bilgi ve elbecerisi ile sağlamış bir kişiden edebi benzetmeler elbette kimse beklemeyecektir.

30-40 senedir bu konuda KÖY ENSTİTÜLERİ hakkında sadece özlemleri dile getirenleri yadırgadığımı da, belki  yazımın en sonunda söylenmesi uygun olacak bir sözü yeri geldiğinde yazımın başında da söylemekten çekinmeyeceğimi ve aykırı olacağımı belirtmeliyim.

EVET, 1936’larda askerliğini onbaşı veya çavuş olarak yapan köy çocukları 6 ay süreli tarımsal uygulamalı kurslarda yetiştirilerek köylerinde eğitmen oldular.

Bu deneyimlerin ardından, uygulamaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine ülke eğitimine daha köklü çözüm getirmek amacıyla 17 Nisan 1940, Köy Okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirme, yöre kalkınmasında etkin bir görev üstlenmek üzere Türkiye koşullarına özgü eğitim kurumları yasası TBMM’de kabul edilmiştir.

Köye okul girişimi 1937 ve 1939 yıllarında Saffet Arıkan’ın ve Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı ve İsmail Hakkı Tonguç’un ilköğretim Müdürlüğü dönemlerinde etkin olarak ülke gündeminde kendine lâyık olduğu yeri almıştır.

KÖY ENSTİTÜLERİ’ne 5 yıllık köy ilkokulunu bitirenlerle, köyün kendi, sadece okuma yazma bilen insanından 6 ayda eğitmen olarak yetiştirilenlerin okuttukları 3 yıllık köy okullarından çıkan 2 yıllık hazırlık sınıfı okuyan sadece ve sadece köy çocukları alınıyordu.

Sayıları 20’ye ulaşan KÖY ENSTİTÜLERİ’nde genel bilgi ve kültür derslerinin yanı sıra tarımsal ve teknik üretken bilgi ve beceriler kazandırmaya yönelik uygulamalı dersler ağırlıklı idiler. Böylece ENSTİTÜLERİ’N kendi alt yapı sorunları da devlete yük olmadan kendi üretkenliği içinde çözülmüs oluyordu.

Evet, idealler güzeldi. Fakat bu güzel ideallerın yanında sosyal güvenlik başta olmak üzere birçok eksiklikler vardı. Bu çocuklar kendilerini vatan ve millet için bir kurbanlık görmenin ezikliği içinde idiler. Yasada, zorunlu yirmi yıllık göreve karşılık olarak, değişmez yirmİ lira aylık ile hiç bir zaman uygulamaya konulamayan, ekip biçebileceği kadar arazi, hayvan ve araç – gereç verileceği yazılı idi.

Cumhuriyetin üzerine kurulduğu mantık içinde, içinden çıktıkları köyün geleneğinden, örflerinden koparılmışlardı. Sanki köydeki kalkınma köylüsüz olacaktı. Sanki köye rağmen köy için mantığı ile yetiştirilmişlerdi. Köyde bir şeyleri kırmak istiyorlardı.

Kendilerine öğretilenlere göre belki haklıydılar ama alacakları yoktu. Kendi öz köyünde kendi öz köylüleri ile, kendi insanları ile çatışmalar yaşadılar. Köy ile, Anadolu ile bütünleşmeleri zayıf kalmıştı. Ayni dili konuşamıyorlardı.

Aslolan köyünden kopmadan köylü ile birlikte olmanın sırrı öğretilememişti. Köylünün, kendi çocuklarına sahip çıkması için gerekli ortamın sırrı, davranış biçimi henüz keşfedilmemiş ve öğretilmemişti. Millete mal edilemediler. Kendilerini içinden çıktıkları köye kabul ettirebilmelerinde karşılarına büyük zorluklar çıktı.

Bunun için de daha yeşermeden, çevresini yeşertmeden Anadolu’nun dinamiğini ülkenin kalkınmasına katacak Anadolu kırsalının gençliğine karşı acımasız saldırılar yapıldı. Bu acımasız saldırılara karşı hiç kimsenin ama hiç kimsenin gıkı çıkmadı. Evet bir yanlışlık ve bir eksiklik vardı ama kimse buna kafa yormadı, kimse bu soruya yanıt vermek için kendisini üzmedi….

Anılan süreçte, ülkede sürüp giden komünist suçlamasından bu okullar en ağır şekilde nasiplerini aldılar. Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Türk Milli Eğitimine büyük destek veren ve bu okulların kuruluşuna büyük katkısı olan İsmet Paşa bile Hasan Ali Yücel’i ve kendi eseri olan okulları savunmadı. Hasan Ali Yücel bu okullar yüzünden komünizmden suçlu bulundu ve ceza yedi.

Bulunduğum okula, amacı ülkeye kaliteli ve kalifiye işçi yetiştirmek olan bir okula, mezunu olmakla kıvanç duyduğum bir okula, bir spor karşılaşması için beyaz yün ceket-pantolon içinde gelen kız-erkek Anadolu pırlantaları karşılaşma süresince, onlar kadar çulu olmayan sınıf arkadaşlarım tarafından Moskof …., vb. hakaretlere maruz kaldılar. Köylülük bilinci ile karşı çıkışıma bir meydan dayağım eksik kalmıştı.

Bu pırlantalar, askerlik görevini yapmak üzere geldikleri yedek subay okullarında komünist ön yargısı ile “Gözün üstünde kaşın var” kabilinden suçlamalarla kıtalara onbaşı – çavuş olarak çıkarıldılar. Ne yani ayak takımı başımıza bir de subay mı, amir mi olacaktı…!

1946’lı yıllarda İsmet Paşa’nın ülkeye bela ettiği demokrasi! ilkönce bu okulların başını yedi. Öyle ki, KÖY ENSTİTÜLERİ’ne karşı yapılan acımasız saldırılarda okulların kurucusu olan CHP hükümetleri bu okulların yıkımlarının öncüsü oldular.

Köy Enstitüleri kapatılırken bu kurumlarla bütünleşmiş olan bir avuç insanın ve Anadolu çocuğunun içine düştükleri acılarından hiç kimsenin ama hiç kimsenin haberi olmadı.

Şimdi bana kızacaklar olabilir. Ama işte gerçek bu. Ben KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine en az 40 yıldır doğru veya yanlış konuşan, arada sırada da bir şeyler yazan kişi olarak, maalesef gerçek bu.

Bana, İsmet İnönü başta olmak üzere, Halide Edip Adıvar, Nadir Nadi, Fethi Okyar, Makbule Atadan, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Şemsettin Günaltay, Celal Bayar ve başka birçok Milli Mücadele adamının (Gazi Mustafa Kemal’in devrimlerinin en yakın arkadaşlarının) aynı çelişkiyi yaşamadıklarını kim söyleyebilir? Geride başka adam mı kaldı ki….?

BUNLARIN HANGİSİ KÖY ENSTİTÜLERİNİ SAVUNDU…?  HİÇ KİMSE SAVUNMADI…!

BUGÜNKÜ KÖY ENSTİTÜLERİ SAVUNUCULARININ HEPSİ, O GÜNLERİ YAŞAMAYANLARIN HEPSİ SADECE BİR NOSTALJİYİ, BİR HAYALİ, BİR ÖZLEMİ, BİR HİKAYEYİ SAVUNUYORLAR……

EVET….  KÖY ENSTİTÜLERİ, Türkiye’nin çağdaşlığı yakalaması için gerekli Samurayları yetiştirecek  kurumlar olmamaları için bir neden yoktu… Ama bildiğiniz gibi Japon mucizesi, kaynağını kendi dinamiklerinden, kendi geleneğinden, örfünden alıyordu.

KİMLER KURDU İSE KAPILARINA KİLİT VURULMASI DA ONLAR ELİYLE OLDU…..!  KÖY ENSTİTÜLERİNİN BAŞARISIZLIKLARI KÖYE RAĞMEN KÖY İÇİN YANLIŞLIĞINDAN KAYNAKLANMAKTADIR.

KÖY ENSTİTÜLERİ’ne ağıt yakanlar durumu bir kere de Anadolu insanının bakış açısından yeniden değerlemelidir.

ZEKİ  KENTEL

  • Netinial Internet

Yorumlar

“17 NİSAN KÖY ENSTİTÜLERİ…!- Zeki KENTEL” adlı makaleye bir yorum yapilmis
  1. M. A. Sulutaş dedi ki:

    Rahmetli ağabeyimin değerli meslektaşı, saygılı ve sevgili Zeki ağabey,

    Müşterek yazın arkadaşımız olduğunu da bu yazınızla öğrenmiş olduğum Duygu Sucuka Hanıma bir kez daha teşekkür ediyorum, “KÖY ENSTİTÜLERİ” bağlamında hazırladığım yazıma ve aynı bağlamda sizin yazınıza da kendi köşesinde yer verdiği için.
    KÖY ENSTİTÜLERİ ne kadar bir özlemse benim için, abi yadigârı olarak bildiğim Zeki Kentel ile yazın ortamında da olsa buluşmam öyledir. Bu yazınızla ufkumda yeni açılımlar oluştu. Öncelikle, Çorlu’dan Kırklareli’ne lise öğrenimime giderken o önünden geçtiğimiz KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ’nün kapısından geri döndürüldüğünüzü, bu olumsuz gibi yorumladığınız gelişmenin belki daha olumlu ve yararlı gelişmelere yol açtığını sanıyorum.
    Bu olgu, ana yazımda da belirttiğim gibi, Balıkesir Lisesi’ne girmek için okul yönetimi tarafından, kapıdan geri döndürülmek üzereyken, ısrarım(ız) üzerine bir çıkar yol bulmuştuk.
    Siz de ben de kendimize güvenimizden aldığımız güçle eriştik konumumuza, şükürler olsun!..
    “İlkokul diplomamı babama göstermek kısmet olmadı…” diye karşıma çıkan tümcenizi yaşam öykümde aynen kullanacağım, çünkü bunu yaşadım, babam yerine rahmetli ağabeyim devir almıştı o görevi. Simit, gazete satıcılığından kazandığım katkı yetmemişti onun Silifke Ortaokulu’nda eğitim-öğretimine devam etmesine de yollarınız kesişmişti, meslek okulunda.
    “Babasız yetim kalışının ardından okumak için çırpınan, ailenin de okutmak için çırpındığı, tek suçu şehir ilkokulu mezunu olduğu için Zeki Kentel, “KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ’nün kapısından geri döndürüldü…” yaklaşımınızı olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiğimi algıladığınızı sanıyorum. Öte yandan, “Zeki Kentel, KÖY ENSTİTÜLERİ gerçeğine aykırı ve sıra dışı bir yaklaşım ile…” karşımızda olmasını da çok doğal buluyorum.
    “Her yıl 17 Nisanlarda (…), söyleşide, köşe yazısında, ekranda KÖY ENSTİTÜLERİ üzerine konuşulanları dikkatle izlerim ama sadece izlerim. Bu izlediklerimden kendi dağarcığıma hemen hemen hiç bir şey girmez. Onlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkan nostaljilerini, özlemlerini, masallarını anlatırlar…” türü yaklaşımınızda haklısınız, ama alacağınız da yok. Konu üzerine yazı yazmaya asıl bu nedenle girişmiştim. Mahmut Makal gibi konunun uzmanları tarafından yüreklendirildiğimden. Yoksa konunun uzmanı değilim.
    Aykırı olacaksınız, olacağız ki doğruyu bulup düzlüğe çıkabilelim. Olumlu gelişmeler yaşanırken ve daha da yaşanacakken, doğumunu sağlayan fakat oy kaygısına düşenlerin yaklaşımıyla kilitlenmiş ne yazık ki KÖY ENSTİTÜLERİ.
    “Bu acımasız saldırılara karşı hiç kimsenin ama hiç kimsenin gıkı çıkmadı. Evet, bir yanlışlık ve bir eksiklik vardı ama kimse buna kafa yormadı, kimse bu soruya yanıt vermek için kendisini üzmedi….” sözünüze katılıyorum. “Türk Milli Eğitimine büyük destek veren ve bu okulların kuruluşuna büyük katkısı olan İsmet Paşa bile Hasan Ali Yücel’i ve kendi eseri olan okulları savunmadı. Hasan Ali Yücel bu okullar yüzünden komünizmden suçlu bulundu ve ceza yedi”yse de kafası ve anlağı yerinde olan bizlere her zaman görev düşmektedir…
    “Türkiye’nin çağdaşlığı yakalaması için gerekli Samurayları yetiştirecek kurumlar olmamaları için bir neden yoktu…” sözünüzün her dönem geçerli olduğunu bilerek hareket etmek, ağıt yakma yerine, “Nerede yanlış yapıldı?” deyip, bilgi, beceri ve deneyimlerimizi ortaya koyup daha iyisi için koşmalıyız. Yakınıp yerinmeden, dediğiniz gibi, “durum bir kere de Anadolu insanının bakış açısından yeniden değerlendirilmelidir…”
    Yıllar önce bir yazımda vurgulayıp bir kıyaslama yapmıştım, Japon aydınlanması Türk aydınlanmasından çok sonra başladı ama menzile bizden önce erişti diye. “Ama bildiğiniz gibi Japon mucizesi, kaynağını kendi dinamiklerinden, kendi geleneğinden, örfünden alıyordu…” diyerek de bir güzel açıklamışsınız Türk aydınlanmasında nerede yanlış yapıldığını.
    Bilinen bir şeyi burada yinelemekte yarar var, Türkiye’de “2010 Japon Yılı” olarak kutlanmaktadır. Birkaç yıl önce de Japonya’da “Türk Yılı” etkinlikleri düzenlenmişti…
    Türkiye Cumhuriyeti; demokraside, kültür/sanatta, daha önemlisi, aydınlanmada artık sınıfta kalmamalıdır. Duyarlı ve sorumlu yurttaşlık görevlerimizin bilincinde olmalıyız!..

    Mehmet Ali Sulutaş 23.2.10

Farklı mı düşünüyorsunuz?

Ekleyecek birşeyiniz mi var? Fikrinizi hemen belirtin. Burası fikrini özgürce yazanların sitesi.

Burası özgür bir platform. Yukarıdaki bilgilerin hiçbirisini doldurmak zorunda değilsiniz.
Elbette bu yorumu yapanı bilmeyi çok ister, düşündüklerini korkmadan dile getirenleri bilmeyi isteriz.

Copyright © 2009 · Bütün hakları saklıdır · eKemer.com · Giriş
Makalelerin sorumluluğu yazarına aittir.

Subscribe to eKemer - Antalya Kemer'in Yorum PortalıHaberler Rss Subscribe to eKemer – Antalya Kemer'in Yorum PortalıYorumlar Rss netinial nl

antalya web tasarim firmalari, antalya web dizayn firmalari, antalya web site tasarim firmalari