BİR TEMCİT PİLAVI: ERMENİ SOYKIRIMI

Nisan 25, 2010 tarihinde tarafından  
BİLGE KALEM - SAMET BEYAZ kategorisinde yayımlanmıştır.

BİR TEMCİT PİLAVI: ERMENİ SOYKIRIMI

Sözde Ermeni Soykırımı masalının temcit pilavı misali, ısıtılıp ısıtılıp önümüze koyulduğu şu günlerde, bu konuya da değinmeden edemedim.

İĞRENÇ KARALAMA SOYKIRIM MASALI

Batı dünyasının “SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI” meselesi Türkiye’nin 2005 yılında AB ile müzakerelere başlamasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Görünen o ki “Ermeni Meselesi ve Soykırım” iddiaları uzun bir süre Türkiye’nin başını ağrıtmaya devam edecek, Ermeniler ve destekçisi Avrupalılar, icat edip başımıza sardıkları bildik meseleyi, bugün de temcit pilavı gibi ısıtarak bizi köşeye sıkıştırmaktan herhalde vazgeçmeyeceklerdir. Gerçekten de ileri sürülen ithamları Osmanlı’nın şahsında hak ediyor muyuz? Bunu, tarihin şahitliğinde sorgulayalım ve onun mahkemesi önünde soykırım iftirasından aklanmaya çalışalım.

TEHCİRDEN SOYKIRIM MALZEMESİ ÇIKAR MI?

Soykırım yalanının odağında en fazla “Tehcir Hadisesi” yer almaktadır. Osmanlı Devleti 1. Dünya Harbi esnasında Ermenilerin Ruslarla işbirliği yapıp ihanet etmesi üzerine 27 Mayıs 1915’te tartışmalara sebep olan ve Ermenilerin ve Batılıların bir kaşık suda fırtına kopardıkları, meşhur “Sevk ve İskân Kanunu” ile bazı tedbirler almak mecburiyetinde kalmıştır. Uygulama, Soykırım kastı ile değil; Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik ve ikmalini aksatan isyankâr unsurların bölgeden uzaklaştırılması; yani sınır dışı etmeden ülke içi nakil işleminin gerçekleştirilmesidir. Kanun gereğince olaylara karışıp savaş suçu (İhanet) işleyen Ermeniler, Osmanlı sınırları içerisindeki Suriye’ye zorunlu göçe tabi tutulmuş, fakat sevkiyat sırasında kış mevsiminin çetin şartları ve salgın hastalıklar yüzünden birçok Ermeni hayatını kaybetmiştir. İşte, Ermenilerin ve onlara arka çıkan Batılıların kıyamet kopardıkları husus da burasıdır. Tehciri merkeze oturtarak Osmanlı’nın, 1878 Berlin Antlaşması öncesinden başlayarak Ermenileri toplu katliama, yani “Soykırıma” maruz bıraktığını iddia etmektedirler.

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun ortaya koyduğu rakamlara göre sevk edilen toplam insan sayısı 438.758’dir. Bunlardan 382.184’ü yerlerine ulaşarak iskân edilmişlerdir. Aradaki 56.610 kişilik farkın 6.610’u, yola çıkıp ta tehcirin durdurulması sebebiyle bulundukları vilayetlerde alıkonanlardır. Kayıp nüfus toplamı sadece 50.000’dir. Bunların 25–30.000’i hastalıktan, 10.000 civarındaki eşkıya saldırılarından, diğerleri de uygun olmayan yol şartlarından (soğuk, açlık vs) ölmüşlerdir. Sevk ve İskân, Ermenilerin tümüne uygulanmamış; İstanbul, İzmir, Bursa, Kütahya, Aydın gibi bazı vilayetlerde ikâmet edenler, hastalar, özürlüler, sakatlar, yaşlılar, yetim çocuklar, gebe ve dul kadınlar, Osmanlı Ordusunda görevli olanların aileleri, Reji idaresi, Osmanlı Bankası ve Konsolosluklarda çalışanlar ve aileleri, Katolik ve Protestan Ermeniler olmak üzere toplam 167.778 kişi Sevk ve İskânın dışında tutulmuştur. Zorunlu göç, yerel Jandarma ve Mülki Amirlerin kontrolünde başlamış ve hükümet yayınladığı emirlerle kimsenin zarar görmemesi için talimatlar vermiştir. Sevk mıntıkalarına devamlı müfettişler gönderilmiştir. Hatta Osmanlı Hükümeti Mütareke döneminde, olaylarda ihmali görülenler hakkında açtığı soruşturmalar neticesinde 1.397 görevliyi cezalandırıp, 40 kişiyi idama mahkum etmiştir. 19 Nisan 1919’da Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’de haksız yere idam edilmiştir.

Dahiliye Nazırı Talât Paşa tarafından çıkarılan talimatlar ve Hükümetin aldığı kararlar uyarınca sevk ve İskân işleminin şu şekilde yapılacağı hükme bağlanmıştır: Göçe tabi tutulan ahali, kendilerine tahsis edilen bölgelere rahat bir şekilde, can ve mal emniyetleri sağlanarak nakledilecektir. Yeni evlerine yerleşene kadar iaşeleri göçmenler ödeneğinden karşılanacaktır. Eski mali ve iktisadi durumları göz önünde bulundurularak kendilerine emlak ve arazi verilecek, muhtaç olanlara hükümetçe mesken inşa edilecek, çiftçi ve zanaat erbabına tohumluk ve alet verilecektir. Geride bıraktıkları mal ve kıymetler kendilerine uygun şekilde ulaştırılacaktır. Ermenilerin boşalttıkları şehir ve köylerdeki gayrimenkulleri tespit ve kıymetleri takdir edildikten sonra bu köylere yerleştirilecek muhacirlere tevzi (dağıtılacaktır) edilecektir. Muhacirlerin zeytinlik, dutluk, bağ, dükkân, fabrika, depo gibi gelir getiren yerleri müzayede ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir.

Yer değiştirme olayının canlı şahitleri, naklin büyük bir intizam içinde gerçekleştiğini yazmışlardır. Bunların başında gelen Amerika’nın Mersin Konsolosu Edward Natan, 30 Ağustos 1915’te, Büyükelçi Morgenthau’a gönderdiği raporda aynen şunları kaleme almıştır: “Tarsus’tan Adana’ya kadar bütün hat güzergahı Ermenilerle doludur. Adana’dan itibaren bilet alarak trenle seyahat etmektedirler. Kalabalık yüzünden çektikleri sefalet ve zahmete rağmen Hükümet, bu işi son derece intizamlı bir şekilde idare etmekte, şiddete ve intizamsızlığa yer vermemekte, göçmenlere yeteri kadar bilet sağlanmakta ve muhtaç olanlara yardımda bulunmaktadır.” Tarafsız ve güvenilir yabancı kaynakların ekseriyeti dahi, Osmanlı’nın Ermenilere en hafif, en insani ve sağduyulu cezayı verip, “dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasını” gerçekleştirerek kendisini ve Ermenileri bu badireden, en az zararla sıyırdığı hususunda ittifak etmektedir. Tehcir olayından bir “soykırım malzemesinin” çıkarılmasının imkansızlığına, Türk Tarih Kurumu Üyesi Prof. Dr. Justin McCarthy, şöyle değinmektedir: “Göç ettirilen Ermenilerin 3’te 2’si Suriye’ye varabildi. Buna soykırım diyenler, aynı dönemde İstanbul ve İzmir’deki Ermenilerin varlığını görmüyorlar. O zaman, bir soykırımdan bahsetmek mümkün değildir.”

Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay’da iddia sahiplerine haklı olarak şu soruyu yöneltmektedir: “Katliam yapmak amacında olan bir yönetimin iaşe, can güvenliği, malların muhafazası ve iadesi, ihmali görülenlerin ve suç işleyen görevlilerin görevlerinden alınmaları, cezalandırılmaları vb. konularda bu kadar hassas davranması mümkün müdür?” Konu hakkında Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun nihai değerlendirmesi ise şöyledir: “İddialarda bulunanlar, Ermenilerin toplu bir katliama tabi tutulduğunu açıkça belirten bir kaynağa dayanmadıkları gibi, özellikle o dönemdeki Hükümetin böyle bir emir verdiğine, hatta imâda bulunduğuna dair de somut bir belge ortaya koyamamaktadırlar. Kaldı ki öldürüldüğü iddia edilenler nereye gömülmüştür? Toplu mezarlar nerededir? İddiada bulunanlar bunu açıklamak, toplu mezarları göstermek mecburiyetindedirler. Ermeni Delegasyon Başkanı Bogos Nubar Paşa, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporda Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin ne miktarda hangi ülkelere sürüldüklerini bildirerek tehcirin bir soykırım olmadığını bir yerde ispat etmiştir. Asıl şaşırtıcı olan bu zatın ifade ettiği rakamların Osmanlı arşivindeki tehcir edilenlerle ilgili şehir şehir verilen rakamlarla birebir uyuşmasıdır.

Osmanlı Arşivinde Ermeni konusunu araştıran yerli ve yabancı bilim adamları, Ermenilerin şu veya bu ad altında sistemli bir öldürme hareketine maruz kaldıklarını söyleyememektedirler. Haçlı seferlerinin neden yapıldığını bilenler, masum Ermenilerin kimler tarafından neye alet edildiklerini ve ne için kandırıldıklarını da bileceklerdir. Dünyayı geçmişte ve hala sömürenler, sömürgelerinde yüz binlerce, milyonlarca insanı katledenler, “siyah abanoz ticareti” yapanlar, hayrettir ki bugün Ermenileri sözde koruyanlardır. Ne garip, ne kadar inandırıcı ve ne kadar insanî !!! Buna inanılmasını isteyenler ise ne kadar akıllı !!!”

Sonuç olarak, uzmanların ekseriyeti, tehcir olayının soykırım ile ilişkilendirilmesinin mümkün olmadığını; daha çok bir “mukâtele”den (karşılıklı vuruşmak, öldürmek) bahsetmenin, gerçeğe en yakın sağlıklı bir değerlendirme olduğunu benimsemiş durumdadır. Osmanlı Devleti’nin, sözünü ettiğimiz Sevk ve İskân uygulamasında, BM’lerin 11 Ocak 1951 tarihli “Soykırım Sözleşmesinde” tanımlanan herhangi bir soykırım unsurunun / suçunun; tüm Ermenileri sırf Ermeni olduğu için kasıtlı toplu yok etme girişiminin olmadığı gayet açıktır. Osmanlı’nın “Tehcir” uygulaması; asi, saldırgan, bölücü, düşmanla işbirliği yapan, cephe gerisinde Müslümanları katlederek köy ve kasabalarını yakıp yıkan, Ordunun intikal ve ikmal yollarını kesen bir “isyan / ihanet eden topluluğu” cezai tedbirlerle bölgeden zorunlu olarak göç ettirme hadisesi biçiminde vuku bulmuştur. Otoritelerin bu görüşlerine ilaveten, tehcir ve sözde soykırım meselesine bir de rakamların diliyle baktığımızda, “iftira komedyası”nın daha belirgin bir vaziyette sırıttığını görmemek imkânsızdır: Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı istatistiklerine göre tüm Ermenilerin sayısı, 1.234.671’dir. 1885, 1897 ve 1906 yılı istatistiklerinde bu sayı daha da düşüktür. Ermenileri düşündüğünü ifade eden Fransız Tourne, bize, 1900 yılında yazdığı kitapta Ermenilerin tamamını 1.300.000 olarak göstermiştir. Amerikalı H.Lynch 1901 yılında yazdığı kitapta 1.324.246 rakamını, Amerikalı Tarihçi Stanford J.Shaw 1.229.007 rakamını, L.De Constenson 1.400.000 rakamını vermiştir. Ermeni Tarihçi Kevork Aslan’da 1914 yılında Fransızca yazdığı tarih kitabında, Ermenilerin toplam sayısını 1.800.000 olarak belirtirken H.Paster Madijian 1.700.000 sayısı (Ermeni yazarlar ve Patrikhane kayıtlarına bakılırsa toplam nüfusları 5.000.000 kadardır) üzerinde durmuş; ancak Kevork Aslan ve H.Paster Madijian’ın öne sürdüğü rakamların abartılı olduğu kabul edilmektedir. Çünkü Resmi dokümanlarla yabancı kaynakların verdiği sayılar birbiriyle örtüşmektedir.

Verilen bu rakamların bütün iyi niyetimizi kullanarak ortalamasını alırsak Osmanlı Yönetimindeki bütün Ermenilerin toplam nüfusunun yaklaşık 1.300.000 civarında olduğu sonucuna varırız. Bu sayılar, 1915 tehcir olayından önceki sayılardır. Oysa tehcir olayı dolayısıyla 1.500.000 Ermeninin öldüğü iddia edilmekte ve “sözde soykırım”dan bahsedilmektedir. Hâlbuki bu olaylardan sonra yapılan istatistikler, yabancı kaynaklar ve raporlar Osmanlı yönetimindeki Ermenilerin sayısının 1.300.000 civarında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sayılar bize, bırakın “soykırım”ı, Ermenilerin nüfusunda ciddi bir azalma bile olmadığını göstermektedir. En fanatik yazarların rakamları bile esas alınsa, en fazla 200 – 300.000 civarında bir nüfus farkı oluştuğu görülmektedir. Bu fark da bir kısmının korkuyla kendisini gizlemesinden isim ve din değiştirerek başka bir bölgede yaşamaya devam etmesinden, bir kısmının göç şartları dolayısıyla ölmüş olmasından, bir kısmının çeşitli vasıtalarla Amerika ve Fransa gibi başka ülkelere gitmesinden kaynaklanmaktadır. Zaten, zaman zaman öldüğü kabul edilen kimselerin Amerika ve Fransa gibi yerlerde görünmesi bu düşünceyi desteklemektedir. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu İngiliz, Fransız ve Amerikan arşivlerinden bir milyon Ermeni’nin Osmanlı topraklarından yurt dışına çıktığını tespit ettiklerini kaydetmekte ve “öldürüldü” denilen Ermenilerin yaşadığını şöyle ispatlamaktadır: “1918’de, şehir şehir tarayarak Anadolu’da 650 Bin Ermeni’nin olduğunu tespit ettik. Amerika, Arjantin, Avusturya, Fransa gibi ülkelere gittiklerine dair belgeler bulduk. Mesela, ABD’ye giden gemilerin yolcu listelerini inceledik. Ölü denilen Ermenilerin aslında göç ettiklerini belirledik.”

ERMENİLERİN “MÜSLÜMAN SOYKIRIMI” !!!

Görüldüğü gibi iddia edilenlerin tam aksine, Ermeni Terör örgütlerinin 93 Harbi’nden Kurtuluş Savaşına uzanan süreçte doğuda, savunmasız kadın, yaşlı ve çocuklardan oluşan Türkleri Camilere ve Samanlıklara doldurarak yaktıklarına dair Rus ve Amerikan gözlemcilerinin raporları, tarafsız kaynaklarda epeyce kabarık oranda bir yekûn teşkil etmektedir. 1.Dünya Savaşı sırasında Taşnak ve Hınçak Komitelerinin “kurtulmak istiyorsan, önce komşunu öldür” talimatı gereğince hareket eden Ermeni çeteleri, (Erkekler cephede çatışmada olduğundan) savunmasız Osmanlı şehir, kasaba ve köylerine saldırmışlardır. Kafkaslar ve Anadolu’da, Zeytun, Bitlis, Kayseri, Trabzon, Ankara, Sivas, Adana, Urfa, İzmit, Bursa, Musa Dağı ve daha pek çok yerde yüz binlerce Müslüman’ı, yaşlıları, çocukları, kadınları, cepheden dönen yaralıları, sistemli bir şekilde katletmişlerdir. Başbakanlık’ta oluşturulan özel bir birimin yaptığı araştırmalar sonucunda 1. Dünya Savaşı’nda Ermeni çetecilerin katlettiği Türklerin sayısı, belgeleriyle birlikte 518 bin 105 olarak açıklanmıştır. 1906-1922 yılları arasında Anadolu ve Kafkaslarda ise 517.955 Türk, Ermeniler tarafından katledilmiş; sayısı tespit edilemeyenlerle birlikte bu rakam 2 Milyonu bulmaktadır. Günümüzde, Ermenilerin katlettiği Müslümanlara ait 180’in üzerinde toplu mezar bulunmaktadır; fakat bunların yalnızca 30’a yakını bugüne kadar açılabilmiştir. Hiç şüphesiz, “toplu katliam mezarları”, Ermenilerin irtikâp ettikleri “Müslüman Soykırımının” en canlı ve müşahhas bir göstergesidir. (İsmail Çolak & Osmanlının Gizli Tarihi & Nesil Yayınları)

Bütün bu bilimsel bilgiler ışığında, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olup, bu güzel ülkenin toprağına ayağını basan, ekmeğini yiyen, suyunu içen, velhasıl her nimetinden faydalanan Sözde Aydınlar, yediğiniz ekmek, içtiğiniz su, sizin ağzınızdan, burnunuzdan kan olsun gelsin, ne diyeyim, size YAZIKLAR OLSUN. Sayısız tarih kaynaklarında yazılı olan tarihi gerçekleri inkâr ederek, düşünce özgürlüğü gibi kavramlara sığınarak “1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felâket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor” demek, Vatanı uğrunda, Bayrağı uğrunda, Şahadet şerbetini içen Aziz Şehitlerimizin (RUHLARI ŞÂD OLSUN, MEKÂNLARI CENNET OLSUN) kemiklerini sızlatmak değildir de nedir?

Ya bu milletin oyları ile iktidara gelen siyasilerimize ne demeli? Medeniyetler beşiği diye bildiğimiz Fransa Parlamentosunda, daha yakın zamanda ERMENİ SOYKIRIMI YOKTUR diyeni HAPSE ATARIM yasasını çıkarmadılar mı? Bizim siyasilerimiz neden ERMENİ SOYKIRIMI VARDIR diyeni HAPSE ATARIM hükmünde bir yasa çıkarmıyorlar, daha doğrusu çıkaramıyorlar? Yoksa AB ve İMF amcaları müsaade etmiyor mu? Bu kadar basiretsizlik devam ettiği müddetçe herhalde daha çok Avrupa Milletleri ve ülkemizdeki İşbirlikçileri tarafından böyle ithamlara maruz kalacağız.

Gelelim Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “GELECEĞİMİZİN TEMİNATI” diye düşündüğü, ancak ne yazık ki, bugün aslını, geçmişini inkâr eden gençliğe. Oturdukları kalktıkları her yerde, her zaman, POPÇULARI, TOPÇULARI, ROCKÇILARI, RUCKÇULARI, bilmem kimin verdiği FRİKİKLERİ, BEYAZ SHOW’da bilmem kimin ağzına sokulan hortumu, şu veya bu dizide yaşananları konuşmaya gelince bülbül gibi şakıyan bu şuursuz, ecdadından bi haber gençler, Milli ve Manevi değerlerine yapılan hakaretlere, saldırılara nasıl olur da bu kadar duyarsız kalabilirler doğrusu anlayamıyorum. Oysa ki Büyük Atatürk Türk Gençliğinin nasıl olması gerektiğini, nelere duyarlı olması gerektiğini bakın Bursa Nutku ile nasıl ifade ediyor:

BURSA NUTKU

Türk Genci Devrimlerin ve Cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejimi ve Devrimleri benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, “Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır” demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.

Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç “Polis henüz Devrim ve Cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır, yine düşünecektir ki; “Demek Adliye’yi de düzeltmek, rejime göre düzenlemek gerek!…”

Onu hapse atacaklar, yasal yollarla itirazlarını yapmakla beraber, bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayırılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım, müdahale ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım TÜRK GENCİ ve TÜRK GENÇLİĞİ!…

Anlaşılacağı gibi Büyük Atatürk, benim anladığım TÜRK GENCİ, POPÇUYU, TOPÇUYU, ROCKÇIYI, RUCKÇUYU, HİPCİYİ, HOPÇUYU tartışmalıdır, bunlarla meşgul olmalıdır şeklinde bir ifade kullanmamış. Ermenilere değil ama BÜYÜK ATATÜRK’e, Sözde Aydınlarımızın ve Türk Gençliğinin bir ÖZÜR borcu olduğunu söylemek doğru ve yerinde olur. Aslında söylenecek çok söz var ama, anlayana sivri sinek saz misali, büyük şair Fuzuli’nin şu güzel sözü ile noktalayayım istiyorum sözlerimi;

“KONUŞSAM TESİRİ YOK, SUSSAM GÖNÜL RAZI DEĞİL”

Samet BEYAZ

Tüketiciler Birliği

Antalya Şube Üyesi

Sametbeyaz24@hotmail.com

  • Netinial Internet

Farklı mı düşünüyorsunuz?

Ekleyecek birşeyiniz mi var? Fikrinizi hemen belirtin. Burası fikrini özgürce yazanların sitesi.

Burası özgür bir platform. Yukarıdaki bilgilerin hiçbirisini doldurmak zorunda değilsiniz.
Elbette bu yorumu yapanı bilmeyi çok ister, düşündüklerini korkmadan dile getirenleri bilmeyi isteriz.

Copyright © 2009 · Bütün hakları saklıdır · eKemer.com · Giriş
Makalelerin sorumluluğu yazarına aittir.

Subscribe to eKemer - Antalya Kemer'in Yorum PortalıHaberler Rss Subscribe to eKemer – Antalya Kemer'in Yorum PortalıYorumlar Rss netinial nl

antalya web tasarim firmalari, antalya web dizayn firmalari, antalya web site tasarim firmalari