ERDOĞAN’A “MİLİTAN” DİYEN AMİRAL VE 17 AĞUSTOS DEPREMİ

Ağustos 23, 2009 tarihinde tarafından  
KAOSUN EŞİĞİNDE - SÜLEYMAN TURAN kategorisinde yayımlanmıştır.

ERDOĞAN'A

        Yıl 1997… 28 Şubat sürecinin hararetli günleriydi…21 yaşında, üniversite dördüncü sınıftaydım. Bodrum’ da Club Med’ te, ön büro ve muhasebe tercümanı olarak çalışıyordum.

       Sıcak bir yaz günü daha geride kalmıştı. İş sonrası, haber izlemek için, otelin TV salonuna gittim. Benden başka kimsecikler yoktu. Kısa süre sonra, bir otel misafiri geldi. Orta yaş üzeri biri. Bulunduğum koltuğa çok yakın bir yere oturdu. Misafir olduğu ve yaşına olan saygımdan, gelen kişiyi selamladım. Selamımı aldıktan sonra, bir haber kanalı açmamı rica etti. Dediğini yaptım.

      Ben kendimi tanıttım ve o da kendini. Dedi ki: “Ben şu irtica brifinglerinin yazarı askerim.” Karşımdaki kişi Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlarından İsmail Ruhsar Sümer’ di…

       Çok kısa bir sohbetten sonra yan yana oturduk. Ekranda, şu anki Başbakan, Erdoğan ile ilgili bir haber vardı. Sümer, bana dönüp şunu söyledi: “O, militandır.”

      Bu kelimenin Fransızca ve diğer Latin dillerinde pek çok anlama geldiğini biliyorum. Bir anlamının da, “Bir fikrin veya ideolojinin en önde giden savunucusu, savaşçısı” olduğunu… Anlaşılan, İstihbarat Daire Başkanı’na, göre Siyasal İslamcıların en önde gidenleriden biri Erdoğan’dı. Bu ifade, Amiralin şahsi düşüncesi olarak müşahade edilebilir. Yaklaşımı, çalıştığı kurumu bağlamaz diye de değerlendirilebilir ama, askerlerin siyasetçilere yaklaşımını göstermesi açısından, önemli ipuçları barındırdığı kesin.

      Benim de genel konularda, kısa birkaç felsefi ve politik yorumum oldu ama,  söyledilerim Amiralin pek hoşuna gitmedi.

      Bir sonraki haberde Mesut Yılmaz konuştu. Amiral “Doğru söylüyor” dedi. Ama öyle bir üslupla söyledi ki, konuşan bir Başbakan değil de sıradan bir vatandaşmış gibi algılama yarattı bende. Yani açıkçası algılamam şöyle oldu: Asker, siyasetçiyi pek önemsemiyor.

     Şu işe bakın ki aradan yıllar geçti ve “militan” diye nitelendirilen Erdoğan, Başbakan oldu ve Yüksek Askeri Şuraya başkanlık yapmaya başladı. Askerlerin terfilerde etkili olabilecek konuma geldi.

      İlişkileri şematik olarak düşünürsek, bir Tuğamiralin, etkisi güçlü bir siyasetçiye göre daha zayıf konumda olması gerekir. Ancak Amiral, çevresinin oldukça geniş olmasının ve İstihbarattan olmanın verdiği güçle, son derece rahat yorumda bulunabiliyordu.  

      Doğrusu, ben de Erdoğan’ı eleştiririm. Ekonomiden çok iyi anlamamasını, yabancı dili olmamasını, laikliğin demokrasi açısından ne denli önemli olduğunu ayırt edememesini eleştiririm. Ama ona askerlerin yaklaştığı gibi yaklaşmam. Ayrıca kısmen de olsa değiştiğine inanırım. Bir insan “değiştim” diyorsa siz zorla ona “değişmedin” diyemezsiniz. Hele de değiştiğini arada sırada da olsa davranışlarına yansıtıyorsa…

        ………

          Aradan bir süre geçti. Yaz sezonu bitti. Kış sezonunda Dalaman’ da Roberto Piscitelli isimli İtalyan bir müdüre Fransızca Tercümanı olarak görevlendirildim. Amiralin ablası, çalıştığımız yabancı şirketin Türkiye sorumlusuydu. İşe başlar başlamaz o kadın ve yakın çevresi üzerimde yoğun bir baskı oluşturmaya kalkıştılar. Amaçları beni istifaya zorlamak falan da değildi üstelik. Zaten isteseler iş akdimi feshedebilirlerdi. Beni orada tutup, güç gösterisi yapmaktı amaçları… Bunu çok sonra anladım. İstanbul büronun, beni oraya yollaması ise asla tesadüf değilmiş.

      Bana takıntı yapmalarının tek sebebi Amiral ile aramızda geçen o diyalog değildi tabii ki…

      Şirketin Kemer’deki otelinde çalışırken, birilerine sert tepki göstermiştim. Kemer’in köylerinden gelip, namusu ve şerefiyle, dürüstçe çalışanlara “çoban” nitelendirmesi yapan; buna karşın, Belçikalı veya İtalyan bir yöneticiyi görünce, ceketini ilikleyen ve buna rağmen “vatanperver” geçinen birilerine, çok net tavır almıştım. Bu yüzden de ben “iflah olmaz bir Marksisttim!” Anlayacağınız birilerini epeyce kızdırmıştım. O birileri de alehimde epeyce çalışmışlardı. Neyse detayları burada uzun uzadıya anlatacak değilim.

                                                         ……..

      İşe başladıktan bir süre sonra, dolaylı kanallardan sözümona “uyarı” mesajları almaya başladım. Bu uyarıları her seferinde başka bir yönetici vasıtası ile veriyorlardı. Uyarıların temelinde şirketin Türkiye sorumlusu vardı elbette. İyice kızmaya başlamıştım.

      O ara ben de kendilerini uyarma gereği duydum. Bir Filozof üslubuyla ve dostane çerçevede…

      Tarih 12 Ocak 1998…  Tercümanı olduğum Roberto Piscitelli, o sırada İtalya’ da izindeydi. Güvenlik Müdürü ile, İtalyan Valtur Otel’ in restorantında kahvaltıya oturduk. Kış sezonuydu ve otel kapalıydı. Yanımızda sadece Ramazan usta vardı. Dalamanlı değerli abim. Bize yemek servisi yapan mutfak görevlimiz.

       Güvenlik Müdürü, emekli bir asker ve Amiral ile ablasına çok yakın biri. Yanında ne konuşsanız direk veya endirek şekilde iletiyor. Ona dedim ki: Ben feleğe pabucunu ters giydiririm, haberi olmaz. İstihbaratçıların anlamadığı şey şu: Biz onların bilmediği Tanrısal sırları bile biliriz. Lütfen azıcık mütevazi olsunlar! 1999 yılında, 16 Ağustosu 17 Ağustosa bağlayan gece, o Amiral ve o Albay Gölcük’te bulunmasınlar (O Albay demekle kimi kasdettiğimi iyi biliyorlar). Beni sevmiyorlar, hissediyorum, ama ben düşmanlık kavramına inanmayan biriyim. Beni askerlerden ayıran şey de bu sanırım. 1999 yılının Ağustos ayında Tanrı Marmara’ yı sarsacak. 16 Ağustosu 17 Ağustosa bağlayan gece saat üçü iki geçe, 7,4 şiddetinde deprem olacak. Oraya gitmesinler! Öte yandan benimle uğraşacaklarına, halkın o geceyi dışarıda geçirmesini sağlayacak bir hareket tarzı belirlesinler! Nasılsa zamanı ve yeri belli!

       Dialoga tanık olan Ramazan Abi şaşkınlık içindeydi. Adamcağız şok olmuştu. “Neler oluyor Allah aşkına?” deyip duruyordu.

       Söyleyeceklerim bitince emekli asker, süs köpeğini yanına alarak, arabasına bindi ve soluğu Dalaman Emniyeti’ nde aldı.

       Bir yandan da şöyle düşünüyordum: Tanrım ne kadar iyi bir insanım, benden zerre kadar hazzetmeyen iki askeri uyarıyorum!

       Aslında derdim, o iki askerden ziyade bölge halkıydı. İnsanlara zarar gelmemesi tek dileğimdi.

                                                           …………….

       Aradan bir süre geçtikten sonra, o işten istifa ettim. Roma bürosunun maaşıma zam yapmasına ve Piscitelli tarafından çok sevilmeme rağmen hem de… Bir süre işsiz kaldım. Askere gitmeden önce, son bir sezon çalışmak için, aynı şirketin merkez bürosunu aradım. Şirket pek çok işletmeyi bünyesinde barındırıyordu ve gerçekte, onlar için çok iyi bir personeldim.

         Oradaki yetkili hanım, sudan bir bahane ile başvurumu reddetti. Elbette ki bir yerlerden talimat almıştı. Durumu, bilmezden gelerek ‘pekiyi’ dedim. Zaten 28 Şubat sürecinde, insanların iş bulamamaları yönünde çalışma yapmak modaydı. Allah’tan “irticacı” değilim(!) Öyle de olsam, üç yabancı dil bilen, dört yıllık üniversite mezunu biri olarak ömür boyu işsiz kalırdım(!)  

     Deprem “önceden bilinebilir” tartışmalarının temelinde, o dönemde (1996-1999) ortaya attığım iddiaların da katkısı vardır. Tanrı bu olayı, beni kullanarak açınladı. Gerçekte bu hiç istemediğim bir durumdu ve sorumluluğu da ağırdı…O yüzden, hala acısını çektiğim bu olayın bazı detaylarını anlatmak şart oldu.

     Belirtmeliyim ki o deprem asla bir ceza değil, ülkenin bekaası yönünde pozitif bir kırılma noktasıydı. Ortada komplo falan da yoktu üstelik. Olay, tamamen doğal olarak gerçekleşmişti. İşin hakça ve Tanrısal boyutu ise şuydu: Türkiye, Emperyalizmin blokajından ve provakatif bir manevrasından kurtulmuş; bedelini ödemeye başlamıştı. Hislerim bana bunu söylüyordu. Özetle, ufukta daha büyük bir acı varken azıyla kurtulmuştuk. Tanrı, bir kimseyi veya Halkı bedelsiz kurtarmaz. Fakat yine de o kadar insan ölmeyebilirdi.

       Felsefi bilgisi son derece kıt olan Mete Işıkara gibiler “önceden bilinemez” gibi ifadeler kullanmadan önce (Bilimsel olmayan bir yöntemle dahi olsa bilinmişti) azıcık araştırma yapsalardı, doğrusunu elbette bulurlardı.

      Bir de onun çok sıradan bir sözü var ki değinmeden geçemeyeceğim: “Deprem öldürmez, bina öldürür”  diye. Hayatımda bu kadar anlamsız bir söz duymadım. Bunu bilmeyen mi var? Bu cümle, onlarca kişinin toplandığı panellerde sarfediliyor. İşin trajik tarafı da bu.

                                               ………….

       Deprem olayı ile ilgili olarak yetkilileri, uyardım. Gününü ve dakikasını, söyledim. Kanıt isteyen varsa, tarih ve hangi kanaldan uyarı yaptığımı söylerim. Bana inanmaları için onlarca gerekçeleri vardı üstelik. Zamanı geldiğinde o gerekçeleri de yazabilirim.

      Öte yandan, yabancılar da haberdardı olaydan. Biri Amerikalı, biri Belçikalı olan iki tanıdığıma 1997 yılında Bodrum’da bir yemek sırasında olaydan bahsetmiştim. Bir Fransızın, Temmuz 1999’ da Marmara’ ya gelip  “Bu aralar buralarda kıyamet kopacakmış” şeklindeki ifadesi, derinlemesine analiz edilirse, endirek yollardan bile olsa, bu iddialardan haberdar olanların sayısının pek az olmadığı anlaşılabilir. Konu gizli yazışmalara konu dahi olmuş olabilir. Ayrıca, o iddiayı neden önemsediklerini de aşağı yukarı kestirebiliyorum.

                                           …………

       Gelelim deprem sonrasına… Basından öğrendiğime göre Amiral, Gölcük’ e komutan olmuş ve sonra da emekliye ayrılmış. O günlerde oraya gitmeyen ( Belki de işi yoktu) asker, sonra oraya komutan olmuş.

                                                  ………….

       Son olarak belirtmeliyim ki bu yazıyı aydın sorumluluğu çerçevesinde kaleme aldım. Elbette ki kimseye bir şey ıspatlamak zorunda değilim.

      Bu yazıyı okuyup, inanmama ihtimali olan gazeteci dostlara (Ki hiç kimse böyle ekstrem bir iddiaya inanmak zorunda değildir) ufak bir tavsiyem var. O dönemde kritik görevlerde bulunan generallere (Çetin Saner, Fevzi Türkeri gibi isimlere) sorsunlar. Hatta Sümer’ e de sorsunlar…Bir teki bile “iddiası doğru değil” derse bana bir daha asla inanmasınlar. Sevseler de sevmeseler de doğrusunu söyleyecekleri kuşkusuzdur.

      Bu sayede gazeteci arkadaşlara, epeyce haberlik malzeme çıkabilir. Benden söylemesi.

  • Netinial Internet

Yorumlar

“ERDOĞAN’A “MİLİTAN” DİYEN AMİRAL VE 17 AĞUSTOS DEPREMİ” adlı makaleye 11 yorum yapilmis
  1. ÇalışÇalış5Karış dedi ki:

    Değerli Süleyman TURAN,

    Yazınızı bir çırpıda okudum zira askeri kanat’ hakkında sert yorumlarınız dışında beni etkileyen kısmı depremi önceden bildiğiniz kısmıdır.

    Bölüm tam ve net açıklanmamasına karşın,
    “Beni sevmiyorlar, hissediyorum, ama ben düşmanlık kavramına inanmayan biriyim. Beni askerlerden ayıran şey de bu sanırım. 1999 yılının Ağustos ayında Tanrı Marmara’ yı sarsacak. 16 Ağustosu 17 Ağustosa bağlayan gece saat üçü iki geçe, 7,4 şiddetinde deprem olacak. Oraya gitmesinler! Öte yandan benimle uğraşacaklarına, halkın o geceyi dışarıda geçirmesini sağlayacak bir hareket tarzı belirlesinler! Nasılsa zamanı ve yeri belli!”

    kısmında konuşma esnasında söyledindiğinden bahsetmişsiniz.
    Bu bilgi size nasıl geldi? Ayrıca kanıtlayabileceğinizi söylemişsiniz. Bahsettiğiniz isimlerle görüşme şansı olmayan birisinede bunu kanıtlayabilirmisiniz?

    Saygılarımla,…

  2. İbrahim Günay dedi ki:

    Akılları zorlayan şeyler bunlar. İspatının olmadığını düşünüyorum, diğer yandan şimdiye kadar yazdıklarınızı düşününce olabilirmi diyorum. Şaşırdım…

  3. Zafer Şen dedi ki:

    Arkadaşım belki bu konuşmayı depremden önce birkaç yerde yapmış olabilirsin. Ancak bunu biz okurlarına da açıklamak ve bu açıklamayı yaptığın noktaların teyidini almak zorundasın. Bu da senin sorumlu yazarlık görevin. İnanıyor ve bekliyoruz.

  4. Halil İNAT dedi ki:

    Ben şahsen Sayın SULEYMAN TURAN’ın bu yazısını son derece mantıklı buldum herkesin kendine göre birşeyler çıkartabileceği bi yazı benim kendime göre cıkartabildiğim şu ki;çok güvendiğimiz bir kurum halkın içinde isteklerine taleplerine cevap vermek zorunda ve halkı,siyasetçilerin doymak bilmez hırslarından korumalıdırlar.bunun yanı sıra imam ve cemaat sözünüde hatırlatabilir bu yazı bize bence ordunun 0 hata 0 yolsuzluk ile çalışması gerektiğini son derece iyi vurguluyor;
    bide şunu soylemeliyimki hangimiz uzun zamandan beri görüşmediği sevdiği birisini hatırlayınca bi telefon edeyim diye düşünürken o kişi telefon ettiği a şimdide ben seni arayacaktım dediği çok olmuştur buda açıklanamaz bişey gibi gözüksede dünyada bu olaylar gerçek ve şu anda fizikçiler 3-4 yılda bir kişinin bildiği ünlü süper sayısalı bilenlerini %99 unun onceden ikramiyenıin kendilerine çıkacaklarını yıllar oncesinden bildiklerini hissettiklerini ve bunun gibi sürüsüyle ornek sıralayabileceğimiz şeyler varki ama bizi sahte sehler ile hurafeler ile zamanında cok uyuttukları için su anda bilimin bile kabul ettiği bircok duyguyu görmezlikten geliyoruz.Bunada sanırım sutten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer desek uygun düşer.

  5. murat k dedi ki:

    sumer emekli paşamiz ne demişse doğrudur

  6. murat k dedi ki:

    sumer paşamiza saygilarimi sunar ellerindn operim eyer yaşiyorsa kendisine ulaşmak isterim

  7. Aydemir ŞENSOY dedi ki:

    Sayın süleyman bey,
    Paşa ile aranızda ne geçti bilmiyorum.Ama bidiğim bir gerçek var ki bazı konuları iyi araştırmadığınız aşikar.
    Adı geçen paşa için “işi yoktu,gitmediği gölcük” gibi laflar etmişsiniz.”…..”
    1)Deprem olduğunda(16 Ağu-17 Ağu)o paşa Karadeniz Bölge Komutanıydı ve KARADENİZ EREĞLİ’de idi ve bende yanındaydım.
    2)Ablası dediğiniz kişi de ablası değildir.LÜTFEN İYİ ARAŞTIRIN….

  8. Süleyman Turan dedi ki:

    Sayın Şensoy,
    Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim.
    İlk belirtmek istediğim husus şudur: Sanırım yazımdaki “belki de işi yoktu ve gitmedi” bölümünü yanlış anlamışsınız. Ya da ben meramımı anlatamamışım. O bölümde demek istediğim, orada işi vardı da gitmedi değil. Sembolik ve felsefi bir yaklaşım var yani.
    İkinci belirtmek istediğim husus, özelde ne paşanın kendi ile ne de genel olarak TSK ile bir sorunum yok. Aksine yazarlığa başladığım 2004 yılından itibaren sürekli olarak (Bizimkemer dergisinde, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdaffai hukuk dergisinde ve ekemer de) TSK ve Atatürkçü Düşünce sistemine yönelik pozitif yazılar yazdım. AB, ABD, Kürtçüler ve Teokrasi yanlılarının TSK alehtarı yaklaşımlarını sert üslupla eleştirdim. TSK, Yedek subay olarak görev yapmaktan, büyük keyif aldığım bir kurum.
    Ancak buradaki olay çok farklı…
    Bahsi geçen Hanımefendinin, ablası olması olayına gelince şunu söyleyebilirim: Paşamız, “ablam” diye söz etti kendisinden. Burada kullanılan ifade “değerli bir büyük” olarak mı kullanıldı, öz akrabalık ifadesi olarakmı bilemiyorum. Çok önemli bir detay da değil benim açımdan.
    Saygılarımla…

  9. Anonim dedi ki:

    Süleyman bey,
    Açıklamanız ve düzeltmeleriniz için teşekkürler.
    A.ŞENSOY

  10. Süleyman Turan dedi ki:

    Rica ederim, görevimiz. Aslında yanlış anlaşılmayı önlediğiniz için ben teşekkür ederim.

  11. murat karaman dedi ki:

    ben paşamızın 17 ay makam şöförlünü yaptım alla onlardan razı olsun

Farklı mı düşünüyorsunuz?

Ekleyecek birşeyiniz mi var? Fikrinizi hemen belirtin. Burası fikrini özgürce yazanların sitesi.

Burası özgür bir platform. Yukarıdaki bilgilerin hiçbirisini doldurmak zorunda değilsiniz.
Elbette bu yorumu yapanı bilmeyi çok ister, düşündüklerini korkmadan dile getirenleri bilmeyi isteriz.

Copyright © 2009 · Bütün hakları saklıdır · eKemer.com · Giriş
Makalelerin sorumluluğu yazarına aittir.

Subscribe to eKemer - Antalya Kemer'in Yorum PortalıHaberler Rss Subscribe to eKemer – Antalya Kemer'in Yorum PortalıYorumlar Rss netinial nl

antalya web tasarim firmalari, antalya web dizayn firmalari, antalya web site tasarim firmalari