KURT MASALI – Cemalettin EFE

Ocak 5, 2010 tarihinde tarafından  
OKUYUCU YAZARSA kategorisinde yayımlanmıştır.

KURT MASALI - Cemalettin EFE

On beş yaşındaydım. Babam beni Avusturya’ya götürmek çabasındaydı. Münih’de  çalışan amcam köye izine gelmiş, beni de gelmişken beraber götürmek istiyordu. Babam ona öyle söylemiş.  Amcam Vilayete gidip pasaport için fotoğraf çektirmemi  istedi. Banyo yapılan fotoğrafları ancak bir hafta bekledikten sonra gidip alabilecektik. Öyle ayarlamalıydık ki fotoğrafları aldığımız gün, Emniyet Müdürlüğüne gidip işlemlere başlamalıydık.

Amcam elime 30 lira tutuşturdu; bunun 15 lirasını fotoğrafçıya verecek, geri kalanını da yol parası ve harçlık yapacaktım.

Kaç gündür tipi vardı. Kar bir metreyi aşmıştı. Çevrede kurtların köylere indiğine dair söylentiler çoğalıyordu.

Xuxo Memo’nun besleyemediği atlarından biri, üç hafta önce ahırda nalları parlatmıştı. At eti yemek caiz olmadığından, köpeklere ziyafet niyetine ölen atın cendeği sokağa bırakılmıştı.

Birkaç gün sonra dört ayağı üstüne kalmayı artık nerdeyse başaramayan diğer atı da, ahırdan çıkarmak zorunda kalmıştı. Artık nefes alması bile güçleşen kırat, bir deri bir kemik kalmıştı.  Zavallı kırat! Halbuki kısacık ömründe ne güzel günler geçirmişti. Ama o alımlı, zamana ve rüzgara karşı duran endamından artık eser kalmamıştı. Şimdi vücudunun çeşitli yerlerinden yaralar belirmiş, kulakları sarkmıştı öne. Yürümeye bile takati yoktu. Önüne atılan kuru samanı bile yemeğe mecali kalmamıştı.

Xuxo Memo köyün en yoksullarından biriydi. Bu kış ortasında arpayı bırakın, atlarına yeteri kadar yavan saman bile bulamamıştı. Zaten samanlıkta  az kalmış samanı da daha değerli olan ineklerin kışı atlatmasına ayırmıştı.

Xuxo Memo ne edip etmeli Almanya’ya işçi gitmenin bir yolunu bulmalıydı. Keşke önceden İşçi Bulma Kurumu’na yazılması için biri ona aklı verseydi. Bu gidişle hayvanlar telef olup gidecekti. Hayat böyle devam edip gidemezdi. Bir şey yapmadan böyle bekleyip durmak ve kaderine razı olmak Xuxo Memo’nun hakkında hiçte hayırlı olmayacaktı. Bu gidiş böyle devam edecek olursa,  çocukları bile maazallah açlıktan ölebilir, ölmese bile hastalıktan per perişan olacaklardı. Köyde Almanya’ya gitmeye herkes can atıyordu. Burda artık Xuxo Memo’ya hayat haramdı.

Atı sabah erken, daha hayvanların müsürüne saman vermeden önce, ahırdan çıkardı. Atın gitmeye takati yoktu. Diretiyordu açıkçası. Oğlu Hasan’la birlikte atı zor bela köyün arkasındaki tepeye bıraktılar. Hasan kıratı hala ‘Nazlı’ diye çağırıyordu. Hasan Nazlı’yı  bırakmadan önce başını ve uzun yanaklarını okşadı. At ölgün gözleriyle Hasan’a tanıdık birine bakar gibi baktı. Babası adeta Hasan’ı çekiştirerek atın yalnız bırakarak hızla köye döndüler.

Nazlı bir-iki gün köyün arka tarafındaki tepeden, tipinin dindiği anlarda birkaç kez gözümüze çarpmıştı. Zaman zaman köyün Hergele Meydanında uzak tepede, silueti görünen Nazlı’nın üstüne konuşuyorduk. ‘Nazlı’ demek bile bize tuhaf geliyordu. Biz çocukları bu sıra dışı durum çok yakından ilgilendiriyordu. At ile ilgili sohbetimiz acıma ile eğlence halinin iç içe geçtiği bir havada geçip  gidiyordu.

Bir gün sonra tepedeki beyaz atın silueti birden kaybolmuştu. Köyün çocukları merak içinde topluca karlara bata-çıka, tekrar hafiften yağmaya başlayan kar altında, tepeye çıktık. Nazlı’nın  dikili göründüğü  yerden elli metre uzakta, kemiklerine kadar eti sıyrılmış iskeletiyle karşılaştık. İçimizi hüzün kaplamıştı. Bir birimizin gözlerine bakarken hiç şüphesiz hepimizde ölümü düşünüyorduk. Ölümün bu kadar acımasız olması içimizi karartmış ve  korkutmuştu. Lakin korkumuzu bir birimize itiraf edecek kadar da cesarete sahip değildik.

Atın gelen kurtlara çaresiz teslim oluşunu gözümüzün önüne getirdik.  Kurtların atın fiili katilleri olmaları, zaten kurtlara karşı var olan antipatimizin  öfkeye dönüşmesine sebep olmuştu Kurtların aç kaldığında ne kadar saldırgan olacaklarını aklımıza getirmiş, biraz daha korkmuştuk. Birbirimize bakarken itiraf etmesek de gözlerimizdeki bu korkuyu karşılıklı hissedebiliyorduk. Zaten kaç haftadan beri, köyün büyükleri ‘kurtların uzun süre yağan kardan dolayı aç kaldığını’ ve dolayısıyla da bazı ‘dağ köylerine kadar indiklerini’ anlatıp duruyorlardı. Al Musa Hüseyin ve köydeki diğer Dengbejler de zaten gece masal seanslarında bol bol kurtlardan bahsedip duruyorlardı.

Perşembe sabahı köyün büyükleri ile beraber yola çıktım. Bir kısmı her zamanki gibi demiryollarındaki işlerine, diğerleri de kasabada her Perşembe kurulan pazara alış verişe gidiyorlardı. Kasabaya giden yol her gün yürünerek gidip gelindiği için belli bir izlek oluşmuştu, ancak durmandan yağan yeni karla, izlek yeniden doluyor ve git gide belirsizleşiyordu.

Büyükler önde ben arkada, onların açtığı ayak izlerinden yola devam ediyordum. Kar biraz durmuştu. Ama kısa bir yürüme süresi içinde terden sırılsıklam olmuştum. Kırk beş dakikalık yolu, bir saatten fazla bir sürede zor aşarak kasabaya ulaştık. Kasabada ilk otobüsle Vilayete gittim.

Fotoğrafçıyı bulup fotoğrafları çektirdikten sonra, sıra ücrete geldiğinde afallamıştım. Fotoğrafçı benden amcamın söylediğinden 5 TL daha fazla para almıştı. İtiraz edecek oldum, adam gerekli tenzilatı yaptığını söyleyerek önümü kesti.

Fotoğrafçı dükkanını geride bırakıp garajlara doğru giderken, hep arda kalan paranın yol ücretine yetmeyeceğini düşündüm durdum. Ne yapacağımı düşünürken, belki de  kamyonlardan birini bulacağımı düşünerek kendimi teselli etmeye çalıştım. Kamyonlar fazla para almıyorlardı. Normal otobüs yada dolmuş ücretinin yarısını talep ediyorlardı. Ayrıca  bazen arabası olan ve giderken ‘boş gitmeyeyim’ hesabına garaja uğrayanlar da vardı. Bunlar doğal olarak diğerlerinden daha az para talep ediyorlardı.

Garaja gelip, saatlerce bekledim. Nihayetinde minibüsü olan biri geldi. O da gideceğim istikamete doğru gidiyordu. İçim rahatlamış, neşelenmiştim biraz. Hoş-beşten sonra;

“Ne zaman hareket edeceğiz?” Diye sordum şoföre.

“Birazdan kalkarız” dedi.

Çok bekledik. Saatler geçip gidiyor ve karanlık basıyordu. Kara kara düşünmeye başlamıştım. Bu kışın ortasında nasıl tek başıma köye gideceğimi düşündüm. Bir an önce şoförün hareket etmesi için dua ettim. Heyhat! benim için altın değerindeki dakikalar akıp gitmeye devam ediyordu.

Bir süre sonra artık şoförün ne zaman kalkacağını merak etmekten vazgeçtim. Zaten olan olmuştu. Karanlık çökmüş, kar yağışı şiddetini daha da artırmıştı.

Yola koyulduğumuzda arabanın farları havada uçuşan kar taneciklerini aydınlatıyordu. Kar tanecikleri kocamandı. Cama yapışan kar tanecikleri ufak olsa eriyeceklerdi. Ama bugünkü kar tanecikleri büyük olduklarından arabanın camına yapışık kalıyordu. Erimiyorlardı. Ama kar taneciklerinin cama yapışıp kalması içimde barındırdığım son umutlarımı bir bir eritmişti.

Çok yavaş ilerliyorduk. Saate ancak  30-40km hızla gidebiliyorduk. Kocaman minibüs de üç kişiydik. Uzun süre beklememize karşılık, şoförle benim dışımda sadece bir yolcu daha bulunmuştu.

Yola koyulur koyulmaz üçüncü kişi ağır Erzurum şivesiyle anlatmaya koyuldu. Onun palavra ve övünme dolu kısa kısa hikayeleri, kafamı meşgul eden korkuyu zaman zaman unutmama yardım ediyordu. Anlattıklarına arada bir kendimi kaptırıyor, merakla bazı sorular soruyordum. Erzurumlu uzun süre ve yer yer sesini yükselterek, heyecanla, anlatmaya devam ediyordu. Ara vermeksizin konudan konuya zincirlemesine geçiyordu.  Minibüsün farları karın şiddetini iyice artırdığını gösteriyordu. Far lambalarının etki alanın dışında kalan her yerin koyu karanlığa gömüldüğünü düşündükçe içimdeki korku kabarıyordu.

Kasabaya  geldiğimizde saat akşamın 9’unu bulmuştu. Kendimi hızla dolmuştan dışarı attım. Dolmuştakilerle alel acele vedalaşıp kasabanın tek caddesi olan asfaltlı yoldan yürümeye başladım. Sağa-sola bakarak, belki bizim köylülerden birini bulurum umuduyla, özellikle de kahvehanelere ve dükkanlara iyice dikkat ederek, yürüyordum. Çarşının sonundan başına kadar yürümeme rağmen, tek bir tanıdık ‘Allah’ın kuluna’ rastlamadım. Yapacak bir şey yoktu. Defalarca ceket ve pantolonumun ceplerini karıştırıp, içindeki tüm madeni paraları çıkarıp, saydım, belki de otelde gecelemeye yeter diye. Ne yazık ki ceplerimden çıkan tüm param, otel ücretine yetmiyordu.

“Başa gelen çekilir” diyerek, bir süre düşündüm. “Şimdi ben, gerçekten bu karanlıkta, bu tipide, belki de iki saat sürecek bir yolu kendi başıma ve yalnız gitmek zorundayım” diye düşündüm. Kaderime, amcama ve başka aklıma gelen her şeye küfrettim. Kızdım kendi kendime ve kısık sesle bağırdım;

“Giderim, ne olacak. Kurt-murt, gideceğim ulan” dedim.

‘O kadarda ‘korkak bir çocuk’ değilim diye, kendime güven vermeye çabaladım. Beni tanıyan arkadaşlarımın ve büyüklerimin, benim cesaretim hakkında söylediklerini zihnimin köşelerinden bulup çıkardım ve sahiden “yiğit, gözü pek bir çocuğum” diye kendime telkinde bulundum. Bu aklımdan geçirdiklerime inanmak istiyordum. Aksi taktirde şimdi bu “meydan muharebesine” akşamın bu karanlığında nasıl girecektim? Ve daha da ürkütücü olanı; bu muharebeyi kazanacak mıydım?

Dolmuştan indikten bir süre sonra, ayaklarımın altındaki keskin soğuğu duydum. Buna rağmen, yüzümü ateş basmıştı, kızardığını görmesem de, hissediyordum.

Bir müddet sonra kasabayı hızlı adımlarla terk ettim. Arada bir gayri ihtiyari arkama dönüp bakıyordum. Kasabayı geride bırakırken, içimdeki korku hissi giderek büyüyordu. Tren istasyonun ışığı arkada kalmış, uzaklardaki bir yıldız gibi pır pır ediyordu.

Tam anlamıyla artık karanlığın ortasında yapa-yalnızdım. Sanki yüreğimde bir şeyler eriyordu. Adeta hayata veda eden bir idam mahkumuydum. Her şey benden tüm zamanlar için uzaklaşıp gidiyordu. İdama gidilen son yolu, son adımları atar gibi karın içinde bata çıka yürüyordum . İstemeyerek ama, aynı zamanda kendimi zorunlu hissederek yola devam ettim. Her adımım beni biraz daha karanlığın içine itiyordu. Aynı anda tüm benliğimi esir alan korku ve heyecan, fırtına gibi içimde esiyordu. Kafamdaki düşünceler karmaşasının içinden çıkamıyordum. Karmaşık düşünceler bir ara bir biriyle zıtlaştı. Bir düşünce bir taraftan “geri dönmeliyim!” derken, diğer düşünce buna karşılık, “hiç bir şey olmaz oğlum, bas gitsin!” diye kendisini dayatıyordu.

Annem gecen yıl bize bir hikaye anlatmıştı. Anlattığı  hikayenin gerçek olduğunu söylemişti. Bütün kardeşler pür dikkat hikayeyi dinlemiştik. Annem bu hikayeyi bir kış gecesi bize anlatmıştı. Her kış ortasında dünyadan koparılmış köyümüzün, içinde bulunduğu duruma ve onun çaresizliğine denk düşen bir hikayeydi bu:

“Kadının biri koyunlarını köyün yakında otarıyormuş. Bir müddet sonra hiç beklenmedik bir anda bir kurt peyda olmuş ve sürüye dalmak istemiş. Genç gelin ilkin kurdu köpek sanmış ve kaçırmak için kurda doğru koşturmuş. Elindeki sopayla uzaklaştırmaya çalışmış. Kurt kadına doğru dönmüş, dişlerini göstererek hırlamış. O anda kadın bunun köpek değil de kurt olduğunu, havlamadığından anlamış

Kadın kurdu yinede rahat bırakmamış, habire kurdun koyunlara saldırmasını engellemeye çalışmış. Kurt kadının kendisini rahat bırakmayacağını anlayınca, kadına bir an saldırmaya hazırlanmış. Saldırmadan önce, ilkin dört ayağını yere iyice yapıştırarak, karlı toprağa  sinmiş. Ardından bir anda saldırıya geçmiş. Kurt tam ani bir hamle yaparak saldırıya geçerken, kadın da o anda belinde ki peştamalı çözmüş ve sıkı bir şekilde  sağ eline dolamış.

Kurt birden kadının boğazından ısırmak için gelinin üstüne zıplamış. Genç gelin  kendisine doğru hamle yapan kurdun açık ağzına olanca gücüyle peştamala sarılı elini sokmuş. Kurt neye uğradığını anlayamadan, kadın kurdun dişlerinin elini geçtiğini hissetse de, var gücüyle elini iyice kurdun ağzına doğru sokmaya devam etmiş. Kurt, geri çekilerek, boğazındaki elden kurtulmaya çalışmışsa da başarılı olamamış. Kadın kurdun bu şaşkınlığını fark edince, tüm gücüyle elini kurdun ağzına doğru bastırmaya devam etmiş. Kurt, bir süre sonra nefesiz kalmış. Güçten düşmüş. O heybetli vahşi hayvan birkaç dakika geçmeden, zayıf, çaresiz,  genç kadının elinde, bir köpek eniği gibi can vermiş.”

Annemin bu hikayesini yolda hızlı adımlarla giderken, en küçük detayına kadar kafamda canlandırdım. Hikaye bana o kadar gerçekçi gelmişti ki, hikayedeki kadınla kendimi özdeşleştirdim.

Ceketimi çıkarıp, tıpkı hikayede olduğu gibi, elime sarmak istedim. Bir an çevremi dinledim. Başımı yağan karlı gökyüzüne çevirerek, ay ışığını aradım ama nafile. Halbuki ne kadar ihtiyacım vardı ay ışığına. Her yer zifiri karanlıktı. Karda gıcırdayan kendi ayak seslerimi duyuyordum. Bir müddet sonra ayak seslerim beni sanki başka sesler duyuyormuşum hissine kaptırdı. Gayri ihtiyari ara da bir arkama dönüp baksam da, bir metre önümü bile görmem mümkün değildi. Nereye dönsem, zifiri karanlık bana bakıyordu. Sanki karanlık benimle oyun oynuyordu. Karanlık beni gözetliyordu.  Zifiri karanlığın esiri olmuştum. Fark etmeden tutuğum ceketi elime dolamıştım. Şaşkınlıktan bir ara yoldan çıktığımı ve dereye doğru gittiğimi fark edip tekrar emin olduğum yola çıktım.

Terden sırılsıklam kesilmiştim. Şakaklarımdan ter damlaları akıyordu. Gömleğimin altından sıcak buhar kalktığını hissediyordum.

Annemi düşündüm. Beni bu durumlara sokacak kaderime kızdım. Annem bu halimi görse ne hissederdi, ne derdi? Karanlığa bakıp nerede olduğumu kestirmeye çalıştım.

Kar çok yağmış olsa da izlek tam anlamıyla yok olmamıştı. İzlek daha alçak bir seviyede devam ediyordu. Bir ara önümdeki ağaçları zor bela seçtim. Mahmut amcaların kavak ağaçlarıydı. Kardan bembeyaz silueti önümde bir anda yükseldi.

Elime sarılı ceketle bir müddet yürürken, birden kendimi çok gülünç ve çaresiz hissettim. Kurt şu an önüme çıkmış olsa, karşı koyacak mecalimin var olup olmadığını düşündüm yeniden ürperdim. Sayısız düşünceler kafamda bir-birini kovalamaya devam ediyordu. Dizlerimin yorulduğunu fark ettim ama yol anca yarılanmıştı.

“Ya kurt bir değil, de fazlaysa?” diye düşündüm. Bu pekala da mümkündü!

Zaten herkes son günlerde anlatıp duruyordu, kurtların bu karda kıyamette sürü halinde gezdiklerini. Açlığın artık had safhaya ulaştığını, dağ köylerine toplu halde saldırdıklarını anlatıyorlardı. Kulaklarımda çınlıyordu büyüklerin bu anlattıklarını düşündükçe. İyice korkmaya başlamıştım.

Ne yapmalıydım? Ne yapabilirdim? Aklıma cebimdeki kibrit kutuları gelmişti. Bu on beşimde bende artık sigara içiyordum. Kimselere fark ettirmesem de içiyordum.

Ama vilayetten gelirken bilinç altımın uyarısıyla olsa gerek, bir değil iki tana kibrit kutusu birden satın almıştım. Kurtların ateşten korktuklarını herkesin bildiği gibi bende biliyordum. Bunu çok kişiden dinlemiştim.  Cebimden çıkardığım kibrit kutusundan bir tane kibrit çöpü tutuşturdum, ama rüzgardan ve hala yoğun halde yağan kardan yakamadım. Bir daha denedim yine olmadı. Üçüncüsünde ancak yakmayı başarabildim.  Biraz dikkat ettim kibritin yarattığı etkiye. Sanki hiçbir etkisi yoktu.  Avuçlarımın kırmızılığını ancak aydınlatabiliyordu. Beni sarıp sarmalayan kocaman karanlığa karşı neyliye bilirdi ki bu ölgün kibrit ışığı! Yine kendi kendime düşündüm “hem ben kibrit çöpünün sönmemesi için çabalayana kadar, kurtlar çoktan boğazıma sarılmış, ve beni param parça etmiş olacaklardı.”

Bir süre kibrit çöplerini çifter çifter yakmayı denedim. Hızla birden yanıp ve aynı hızla sönüyordu. Sonuç hiç de iç açıcı değildi. Aslında çok değişen bir durum yoktu. Aslında zaten, artarda yaktığım kibritlerle, kurtlara açık davetiye çıkardığımı düşündüm. Ani bir kararla kibrit yakmaktan vazgeçtim. İçimi çaresiz bir hüzün sardı. Ama tek güvendiğim bir şey vardı oda, mümkün olduğunca hızlı yürümeye gayret etmemdi. Hızlı yürürken arkamda bir şey var mı, diye arada bir arkama dönüp bakıyordum.

Bir ara koşarak gitmeyi denedim, fakat mümkün değildi. Taze kar o kadar çok yağmıştı ki bastığım her adımım, sıvı çamur gibi, eski karın sertliğine kadar çöküyordu. . Ayrıca her adım attığımda dizlerimi kırarak yukarıya çekmem gerekiyordu. Bu durum haliyle daha fazla enerji harcamama sebep oluyordu. Yorulmuştum. Biraz nefes aldım. Kurtların her an saldırabileceklerini düşünerek, yoluma devam ettim. Bir ara nefesiz kalır gibi oldum. Gömleğim alttan terden, üsten de yapışan kardan tamamen ıpıslak olmuştu.

Yapacak bir şey yoktu. Abdal Musa ziyaretine geldiğimi, önündeki geçen yazın yapılan betondan çeşmeden anlamıştım. İçimi ufaktan bir umut kaplamıştı, ama Abdal Musa ziyaretinden sonra, köyün mezarlığı vardı!

Mezarlık önce  aklıma gelmemişti. Abdal Musa ziyaretinden başladım dua etmeye. Dereyi aşıp, yokuş yukarı mezarlığa doğru yaklaşırken, dua eden sesimim çok daha yükseldiğini ancak fark ettim. Mezarlığı şimdi fark etmiş, dizlerimin bağı çözülmüştü.

– “Ya Hızır, Allah, Muhammed, ya On iki İmam bana yardım et. Ya İmam Hüseyin…” diye devam ediyordum. Hayber Kalesi Cenk’ine gider gibi olduğumu düşündüm. Ama bu karanlık cengi değil, korkuyu yenme cengi idi. İçinde olduğum ağlamaklı halime elimde olmadan gülümsedim. Göz yaşlarımı sildim. Yokuşu tırmanmaya koyuldum.

Babamı düşündüm ve Al Musa Hüseyin’i düşündüm. Bana anlatılan kahramanlıklar, tarihi kişilerin sergilediği maharetler sanki kulaklarımda çınlıyordu. Babamın anlamlı gülüşünü, zifiri karanlıkta korkudan yürürken düşünmekten kendimi alamadım. Bu arada mezarlığa iyice yaklaşmıştım.

Mezarlığa iyice yaklaştıkça kurtları ve kurt sürüsünü bir an unuttum. Onların yerini zihnimde hortlaklar almıştı.

– “Ya Hızır!” diyerek son bir defa güç verme ihtiyacı ile kendimi toparlamaya çalıştım. Kurtlar tarafından parça parça edilmektense, hortlakla karşılaşmaya çoktan razıydım. Hem hortlaklar insana ne yapardı, onu da bilmiyordum ya.

Birkaç hafta önce toplu şekilde köyün Hergele meydanındayken; uzakta köyün önüne doğru uzayıp giden, düzlük arazide hareket halinde olan kurt sürüsünü seyredişimiz aklıma geldi. Adeta hoplayıp zıplayarak, fingirdeşen kurtların halini düşündüm. Memo Xuxo’nun yenen atını düşündüm.  Dua ve besmeleyle önünden geçtiğim her mezar, zihnimdeki bu kurt manzaralarını bir anlık da  olsa, unutmama yardımcı oluyordu. Kurtların yerini hortlaklar almış olsa da.

Mezarlığın en başında bulunan askerlerin toplu mezar öbeğini geçtiğimde, tarifi mümkün olmayan bir duygu ile üstümden, adeta çökmüş korku bulutu kalkıp gitti.

– “Aman Allah’ım kurtuldum, kurtuldum…” kelimelerini defalarca dudaklarımdan istemeden döküldü.

Başarmıştım nihayetinde. Köyün önündeki ilk evin önündeydim, teyzemin eviydi. Düşünmeden birkaç kez hızlı hızlı kapıyı yumrukladım. Bir müddet sonra teyzemin kocası açtı kapıyı;

– “Hay Allah, sen nerden çıktın?” diyerek, kapıyı açtı. İçeri girdim. Meraktan teyzem ve kuzenlerim kapıya doğru geldiler. Bir an karşı karşıya gelerek bakıştık. Ben de onlar da şaşırmıştık, olayı anlamaya çalışıyorduk herhalde. bir an midem  bulanır gibi oldu. Bayılmışım.

Bir hafta sayrılar içinde yattım.

Cemalettin EFE

29. Kasım 2009

İstanbul

efe_c2002@yahoo.de

  • Netinial Internet

Yorumlar

“KURT MASALI – Cemalettin EFE” adlı makaleye bir yorum yapilmis
  1. Anonim dedi ki:

    mirhban caglar okudum iyi geceler

Farklı mı düşünüyorsunuz?

Ekleyecek birşeyiniz mi var? Fikrinizi hemen belirtin. Burası fikrini özgürce yazanların sitesi.

Burası özgür bir platform. Yukarıdaki bilgilerin hiçbirisini doldurmak zorunda değilsiniz.
Elbette bu yorumu yapanı bilmeyi çok ister, düşündüklerini korkmadan dile getirenleri bilmeyi isteriz.

Copyright © 2009 · Bütün hakları saklıdır · eKemer.com · Giriş
Makalelerin sorumluluğu yazarına aittir.

Subscribe to eKemer - Antalya Kemer'in Yorum PortalıHaberler Rss Subscribe to eKemer – Antalya Kemer'in Yorum PortalıYorumlar Rss netinial nl

antalya web tasarim firmalari, antalya web dizayn firmalari, antalya web site tasarim firmalari