PAÇASIZ

Mart 5, 2010 tarihinde tarafından  
AKDENİZ'İN DELİSİ-Ali Kemal Sen'an kategorisinde yayımlanmıştır.

Oktay, Ortahalli sayılabilecek bir ailenin tek oğluydu. Sıra dışı çalışan beyni, ve sürekli ürettiği yeni fikirleri sebebiyle çevresinde alay konusu olmayı başarmış bir gençti. Takılmadan bitirdiği üniversite eğitimi ona yeni ufuklar sağlamış ama bir türlü çok ihtiyaç duyduğu sosyal çevreyi getirmemişti.

Bu yılbaşı gecesi de öncekiler gibi eziyetli olacaktı işte. Çalıştığı banka şubesinin elemanları bu gece için hazırlık yapmışlar ama onu çağırmamışlardı. Okuldan arkadaşları da öyle. Hiç arayan olmamıştı şu ana dek. Eğer arayan olsa biliyordu ne söyleyeceğini. Naza çekecekti kendisini. Son anda “Eh ne yapalım, madem çok istiyorsunuz” deyip kabul ediverecekti teklifi. Ama saat akşamın sekizi olduğu halde hala bir arayan olmamıştı. Bu saatten sonra arasalar ne olacaktı ki? Giderek kararlı oluyordu. Arayan olursa eğer, kesinlikle ve sert bir dille reddetmeliydi. Bu saatten sonra nasıl hazırlanılırdı yahu?

Saat 20.30 dolaylarında TV karşısında uyuklayan babasına baktı. Mutfakta bulaşık yıkayan annesinin çıkardığı sesleri dinledi. İçinden kahrediyordu. Olur muydu böyle? Bu nasıl bir kaderdi? Bu nasıl bir itilmişlikti? Aniden ayağa kalkıverince babası gözlerini açtı. Şaşırmış görünüyordu. Böylesine bir ani hareket, Oktay gibi uysal yapılı bir gence has davranış değildi çünkü. Sonra, yeni aldığı kahverengi deri montunu sırtına geçirip dışarıya fırlayan oğlunu izledi. Oktay, arkasından seslenen annesini duymamıştı bile.

Karşıyaka’nın İstasyon bölgesinden çarşıya, oradan da iskeleye çıktı. Ortalık sakin görünüyordu. Öyle ya herkesin bir programı olmalıydı. Bir eğlencesi, bir kutlayanı ve arkadaş çevresi vardı. Ya onun? Hiç kimsesi…

Çevrede gezen tek tük yalnız insanlara baktı. Bazılarına acıdı. Kendisinden daha yalnız olanlar da olmalıydı bu insanların içinde. Biri dikkatini çekti. Olabildiğince kısa boylu olmasına rağmen, bakımlı görünüyordu. Takım elbiseliydi. Kayıtsız, amaçsız hareketlerinden onun da kendisi gibi olduğunu düşündü. Yürüyüşünü görünce tanıdı İbo’yu.

İbrahim, 160 boyunda, enine yapılı düzgün karakterli bir arkadaştı. Bir zamanlar Karşıyaka genç futbol takımının değişmez elemanıydı. O zamanlar, tıpkı 1974 yılında dünya kupasını kaldıran Alman Milli futbol takımının unutulmaz yıldızı Berti Vogts’un stiline sahipti. Boyları da aynı olmasına rağmen onun kadar şanslı olamamıştı İbo. Her zaman, “Bir destekçisi olsa, büyük takımlarda rahatça futbol oynayabileceğini” söylerdi ve haklıydı.

Sağ ayak bileğinde oluşan kırıktan sonra zorunlu olarak futbolu bırakmış ve babasının işine devam etmişti genç adam. O da Oktay gibi karşı cins konusunda fazla kararsızdı. 30’lu yaşına rağmen birkaç kız arkadaşı dışında karşı cinsle yakınlığının olmadığını biliyordu. Aslında hep o ayağındaki kırığa dayanıyordu her şey. Topallıyordu biraz, O sakatlanmadan sonra kendi içine çekilmişti İbrahim. Bu yüzden annesinin evlenmesi için bulduğu kızlarla bile ilgilenemiyordu.

Az ötede vitrine bakmakta olan eski arkadaşına yaklaştı;

“Merhaba İbrahim. Ne o nerden geliyorsun?”

“Sen miydin Oktay. Merhaba. Yav evde sıkıldım. Çıkayım dedim biraz. Üstümü bile değiştirmedim. Ya sen?”

“Bende. Bankadan çıkınca eve geldim ama her yılbaşında olduğu gibi o salak televizyon programlarını seyretmeyi istemedim. Attım kendimi dışarıya.”

“Hadi yürüyelim sahilde. İleride uygun bir yer bulursak otururuz eskiden olduğu gibi. Hava soğuk ama olsun. Açılırız. Şu büfeden birer 35 lik kanyak alalım. Yanına da birer çikolata. Hem içer hem yürürüz. Bu arada laflarız.”

“Tamam. Özledim yahu. Epeyce zaman oldu görüşmeyeli.”

“Hayata daldık oğlum. Babam işleri boşladı. Dükkandan ayrılamıyorum. Sende bankadasın. Ama iyi oldu böyle.”

Birlikte büfeye yanaştılar. Kanyaklar, çikolatalar ve sigaralarla ceplerini doldurup Girne caddesine doğru yavaş yavaş yürümeye başladılar. Aralarındaki ilk konu kızlarla ilgiliydi. Sırayla anılarını anlatırlarken ne kadar yürüdüklerini ve ne kadar içtiklerini bilemiyorlardı. Çamlık caddesinin sahil köşesinde, kaldırıma dikili palmiyelerin sağından veya solundan geçmeye çalışırken, karşıdan gelenlerden kaçamıyorlar, küçük çarpışmalara içerlemekle beraber kızlardan açılmış konuya fena daldıklarından üzerinde durmuyorlardı. Bu arada İbo, kanyağının bitmiş olduğunu fark edip yönünü markete doğru çevirdi. Oktay’da son yudumunu almıştı. Yeni şişelerle ve çikolataları ceplerine yerleştirdiler..

Tekrar sahile çıktıklarında Oktay’ın açtığı konu İbrahim’in ayağı ile ilgiliydi. Genç adam bir süre derdini anlattıktan sonra Oktay’a sarıldı ve bir ağlama krizine tutuldu. Sesi, yandaki apartmanların en üst katlarından bile duyuluyor olmalıydı. İkisi birbirlerine sarılmış sevgililer gibi yürümekteyken aslında kaldırımın duvar tarafı ile yol tarafı arasında bir fark görememekteydiler. Her ikisi de durumun farkındaydılar. Söylemiyorlardı ama akıllarınca her biri diğerinin sarhoş olduğunu ve bu sarhoş yürüyüşlerine kendisinin sebep olmadığını düşünüyordu. Diğer yandan ikisinin de yapmak istediği, sarhoş olduğundan emin olduğu arkadaşını korumaktı.

Yolun karşı tarafına geçmek istediler. Bunu yaparken trafiğin ne kadar fazla olduğunu konuşuyor, yanlarından hızla geçen arabalara kızıyorlardı. Sonunda bir bank bulup oturdular. İbrahim hıçkırıklarının dozunu arttırarak konuşmaya devam ediyor, kırık ayağının istikbalini ve sosyal yaşantısını ne kadar etkilediğini anlatıyordu. Oktay ise çok isteyip ulaşamadığı Yeşim isimli kızın kendisine ne kadar yanık olduğunu söylerken arkadaşının ne söylediğini duymuyordu bile.

Bir süre sonra oturmaktan sıkılıp tekrar Girne caddesine doğru yürüdüler. Şenay pastanesinin önüne geldiklerinde durakladılar. Çünkü şimdi bir taverna olan yer eskiden bütün gençlerin rağbet ettiği bir pastaneydi. Çok anıları vardı orada. O anda Oktay’ın aklına Yılbaşı eğlencesi düzenlemiş olan Şenay’a katılmak geliverdi.

“Hadi İbo. Bizde girelim içeriye. Neyimiz eksik yahu? Yanımızda hatun yoksa ne fark eder? Biz hanzo muyuz? Paramız da var. Haydi girelim.”

“Girelim anasını satayım. Neyimiz eksik?”

Kapıda bekleyen iri kıyım garsona yaklaştılar. İbo sordu;

“Kaç para?”

25 yaşlarında ve 180 boylarındaki bodyguard, iki arkadaşı tepeden tırnağa inceledi. Görünüşte bir faul yoktu ama kesin talimat vardı. Bekarlar giremezdi içeriye. Ayrıca bu adamlar sarhoşa benziyorlardı. Hatta birinin elindeki cep kanyağı şişesini bile görmüştü.

“Yok hemşerim. Yer yok içeride. Kusura bakma.”

İbo ile Oktay yanlarından geçip, sorunsuzca içeriye giren çifte baktılar. İbo patladı;

“Ne lan? Bunlar nasıl giriyor içeriye? Yer yoksa onları neden alıyorsun?”

“Hemşerim. Lan’lı konuşma. Yer yok dedik Yok. Haydi git yoluna.”

Bodyguard, bunu söyledikten sonra yanında dikilen kendisinden farksız arkadaşına dönmüş, “Bulduk yahu. Akşam akşam.” Diyordu. Oktay bunu duyunca, iri yarı adamın kolunu tutup yüzünü kendisine döndürdü;

“Bana bak. Biz öyle abuk subuk insanlar mıyız? Neden almıyorsun?”

Garson, kendisinden 10 cm daha kısa olan Oktay’ın yüzüne doğru eğildi.

“Ulan almıyorum. Var mı diyeceğin? Haydi toz olun buradan. Ayık olduğun zaman manitanla gel. Şimdi yürrü…!”

Oktay’ın yüzü kıpkırmızı olmuştu. Vurmak için elini kaldırdı. Tam o anda Oktay’dan bile kısa olan İbo, araya girip, bodyguardın yüzüne kuvvetli bir tokat yerleştirdi.

Bu sanki kıyametin koptuğu andı. Bir anda ortalık karıştı. İçeriden çıkanlar oldu. Dışarıdan ayırmak bahanesi ile gelenlerde vardı. Küfürler, bağırışlar, yumruklar, şaplaklar havada uçuşuyorlardı. Birisi yerlerde debeleniyor, bir başkası onu tekmelerken, diğerleri ayaktakine seri yumruklar vuruyorlardı.

İçeriden çıkan patronun haykırması ile kavga duruverdi. Az önce Oktay ve İbo’yu döven adamlar bu defa onları şeker çuvalı gibi kaldırıp kaldırımın dışına bıraktılar.

İbo ve Oktay olan bitene inanamıyorlardı. Her ikisinin de en küçük bir acı hissi yoktu. Dahası, onca darbeye ve harekete rağmen nefes nefese bile değillerdi. Kendilerini dinç hissediyorlardı. Birbirlerine dayanarak ve galiz küfürlerle tekrar menzile girdiler. Savunmadakilerin onları kaldırıp dışarıya tekrar atmalarının ardından biraz düşünme fırsatları oldu.

Kaldırımda bir süre oturduktan sonra olan biteni gururlarına yediremeyip tekrar saldırmak istediler ama bu defe sağlıklarında değişiklik vardı. Biraz yorulmuş gibiydiler. O arada son kanyak yudumlarını da içtiler. Hem de çikolatasız. Bodyguarda yaklaştıkları sırada ilk kusan İbo oldu. Sonra Oktay. Tavernanın kapısının önü ve güvenlikçinin paçası bir anda berbat oluverdi. Haber içeriye ulaşınca patron dışarıya çıktı. Önceki gibi sakin ve onlardan yana görünmüyordu. Adamlarına emrini verdi. Büyük bir orduya hükmeder gibiydi; “Yıkın lan bunları.”

Sanki birileri tarlada çift sürüyordu. Sanki bir berber müşterisinin dişini çekiyordu. Sanki bir nalbant eşeğe nal çakıyor, sanki bir demirci örs üzerinde demir dövüyordu. Ve sanki bir itfaiye eri hortumu su fışkırtıyordu. Tabii bu fışkıran su değil, Oktay’ın kusmuklarıydı.

Arbededen sonra iki arkadaş bırakıldıkları kaldırımda birbirlerine dayanmış halde bir süre dinlendiler. Artık önlerinden hızla geçen arabaların bile farkında değillerdi.

Gözleri açılmıyordu ama bunun yedikleri yumruklardan mı yoksa sarhoşluktan mı olduğunu anlayabilecek durumda değillerdi. Yarım saatlik dayanmalı uyuklamalardan sonra kendisine ilk gelen İbo, Oktay’ı dürtüp uyanmasını sağladı.

“İyi dövdük ama adamları.”

Oktay’ın sesi zor çıkıyordu.

“Evet. İyi dövdük. Nasıl vurdum ama? Üç metre uçtu herif.”

“Eline sağlık arkadaşım.”

“Yerler kaygan olmasaydı daha kolay olurdu işimiz.”

“Evet. Üzerimiz de pislendi ama.”

“Benim başım dönüyor biraz. Heralde konyağı fazla kaçırdık. Bu ayağıma ne oldu bilmiyorum. Fazla üşüyor.”

İbo, Oktay’ın gösterdiği yere eğildi. Gözlerini açmak zor olsa da dikkat etmeye çalışıyor ve var ki gördüklerine bir anlam veremiyordu. Sonunda karar verdi;

“Paçan yok oğlum.”

“Nasıl yok?”

“İşte yok paçan. Paçanı almışlar. Yok.”

Oktay pantolonuna anlamaz gözlerle baktı. Eliyle de yokluyordu. Anlaması uzun sürmedi.

“Nerde yahu paçam?”

İbo sırıttı;

“Bilmem? Biri almış olabilir.”

“Gidip soracağım.”

“Boş ver. Gitme. Zedeleme artık onları. Montunda fena olmuş. Yırtılmış.”

“Senin yüzünde fena İbo, Şiş görünüyor. Kararmış sanki.”

“Ben birine çelme attım. O devrilirken dengemi kaybedip saksının üzerine düştüm. Çamurlanmış olmalı.”

“Olabilir. Belki de ışıktandır. Karanlık burası. Kalk hadi madem. Gidelim. Seni eve bırakayım. Dayak yediler ya, hazmedemeyip kalabalıkla üzerimize gelirler. Karizma çizilmesin. Uff..! ayağım üşüyor.”

“Evet hava soğuk baya.”

Girne bulvarında trafik yok gibiydi. Ortadaki refüjleri fark etmeden bir kaldırımdan diğerine doğru yol alırlarken, ikisi de birbirini tutuyor, önceki gibi düşmeleri engelliyorlardı. Böylece, 300 metre ötedeki Aksoy’un köşesine varabilmeleri bir saati buldu. Vakit iyice ilerlemişti. Kavşaktaki trafik lambaları boşa yanıp sönüyor ve caddelerde araba görünmüyordu. İbo;

“Ulan hep düşünürüm bu lambaları. Ne mantıksız ama… Neden yanıp sönüyorlar? Hem, neden pembe yanmıyor bunlar?”

“Salak salak konuşma lan İbo. İyice sarhoşsun olum sen. Neyse Nergiz’e fazla kalmadı. Seni bırakayım annene de kurtulayım. Nerden rastladım sana bu gece? Neden vurdun lan adama? Ya dayak yeseydik?”

“Bana sarhoş diyene bak. Daha ışıkları seçemiyon. Dikkat et araba geliyo.”

Hızla yaklaşan araba iki arkadaşa 2 metre kala durdu. Şoför başını dışarı çıkarıp bağırmaya başladı;

“Doğru yürüyün lan. Ağzınızla için içkiyi. İ…..r. Defolun gidin.”

Oktay’la İbo, birbirlerine baktılar. Bu gizli bir ekip işaretleşmesi gibiydi. Aynı zamanda hücum emri. Hiç beklemeden arabaya doğru koşmaya başladılar. Oktay aynayı kırmaya, İbo da pencerede yakaladığı adama yumruk sallamaya çalışırken, arabanın arka kapıları açıldı ve dört genç delikanlı dışarıya fırladılar. Oktay bir an durakladı. Gördüklerine inanması zordu. O an paçasızlığı geçti aklından. Son kanyak yudumunun arkasından epeyce zaman geçtiğinden ayılır gibiydi ama beynini gördüklerine değil, başka şeylere yormak istiyordu. Ne var ki bazı gerçeklerin içindeydiler.

Şimdi üzerine gelenleri daha net görebiliyordu. Kaçmak istedi ama birileri onu tuttular. O birileri İbo’yu da tutmuşlardı. Aynı Senay’ın önünde olduğu gibi, yolun ortasında bir devinim başladı. Hem daha gürültülüydü bu kez. Çünkü görünüşe göre bunlar paçası kirlenmiş bodyguardlardan daha kızgındılar.

Oktay sakindi. Neler yaşadığının farkında bile değilken gördüğü, birisinin İbo’yu saçlarından kavrayıp, başını arabanın kaportasına vurması ve başka birinin onları ayırmaya çalışırken İbo’ya vurmasıydı. O, arabasının haşat olduğunu söylüyordu. Gördüğü diğer sahne ise; aynı adamın hasar bedeli olarak almak istediği parayı onun ceplerinden zorla çıkarmasıydı. Parayı azımsadığını anlamıştı son kez. Sonra da bir şimşek çaktı.

10 dakika içinde her şey olup bitmiş, adamlar arabalarına binip gitmişlerdi. İki arkadaş yine kaldırımdaydılar. Oktay kırılmış dişinden dolayı çıkan ıslık gibi sesiyle;

“Bu defada “fena dövdük” demeyeceksin değil mi?”

“Dövdük ya lan. Dövmedik mi? Perişan ettik adamları.”

“Burnun neden kanıyor o zaman?”

“Yanlışlıkla arabanın üzerine düştüm.”

“Önceden de saksıya düşmüştün. İbo. Aferim sana. Haşat ettin arabayı. Tazminat olarak ceplerimizi boşalttı İ…..r. Arabaya vuracağına adamları harcasaydın ya.”

“Sen aynayı kırmaya çalışıyordun unuttun mu? Bana bozuluyorsun da sen neden para verdin heriflere?”

“Senin yüzünden.”

“Nasıl benim yüzümden? Ben hiç değilse erkekler gibi saldırdım. Sen kaçıyordun. Tek paçandan yakaladılar. Yerlerde pulluk gibi sürdüler seni. Yetinmeyip üstünde zıpladılar. Ne gerek vardı “Kahrolsun Faşistler” demeye? Niye siyaseti karıştırdın?”

Oktay sağ paçasına baktı. Yerinde duruyordu ama dizi iyice parçalanmıştı. Diğerinin yerine ise kadim bir boşluk. Eskiye göre kötü olan, ayaklarında ayakkabılarının olmamasıydı. Hatta çorapları bile yoktu. Gözleriyle araştırınca onları 50 metre kadar uzakta gördü.

“Ayakkabımı oralara atmışlar deyyuslar.”

“Ulan ne ayakkabısı? Paramızı da aldılar. Donumuzu bize bıraktıklarına şükret.”

“Düztaban topal. Sende saçına bak. Yoluk it. O kıravatının hali ne? Ceketine bak. Dirsekleri delik. Yüzüne bak mosmor. Gözün şişmiş. Gömleğin kan revan.”

“Ben Düztaban topalsam, sende iktidarsız zamparasın. Yeşim manyağı. Senin deri ceketin ne olmuş? Fermuarına ne olmuş ha? Trend mi yapıyorsun?

“Çok konuşma. Seni evine bırakacağım diye oldu bunlar. hiktir git evine. Bir ay görmek istemiyorum seni.”

“Hastaydım sanki sana. Kıllı gatünü koru önce. Bir daha çıkaramayacağın çekirdeği arkanda denemeden yutma.

Oktay çok sinirlenmişti. Gerildi, yanında oturan arkadaşının yüzüne bir yumruk indirmek istedi ama başaramayıp ıskaladı. Bu defa birbirlerine sarılarak güreşmeye başladılar. Küfretmek istiyorlar ancak sadece nefes nefese homurdanabiliyorlardı. Yerlerde yuvarlanmaya başladılar. İbo, parmaklarını Oktay’ın yüzüne batırmış onu kendisinden uzak tutmaya çalışırken, Oktay, az önce vuramadığı yumruğu yerleştirmenin derdindeydi. O anda aklına geldi. İbo’yu bırakıp ayağa kalktı. Bu defa yerde yatan arkadaşının paçasını tutup onu sürüklemeye başladı. Amacı belliydi.

İbo paçasıyla alay etmeyecek hale gelmeliydi. Sonunda başardı. Bu gece ikisinin de sol ayağı üşüyecekti. Polis geldiğinde tam bu haldeydiler.

Üç gün sonra Oktay’ın bankadaki telefonu çaldı. Arayan İbrahim’di.

“Naber lan?”

“İyi. Senden?”

“Her yanım mosmor ve ağrımayan yerim yok.”

“Beter ol abne.”

“Sensin o. Dinle. Dubai’ye gezi varmış gidelim mi?”

“Ne yapacağız? Uluslararasına sorun mu lazım?”

“Neden olmasın? İkişer şişeyi devirmeye bakar. Arap ülkesinde kanyak bulabilirsek Davutoğlu’nu oyalayacak bir iş bulmuş oluruz. Hadi iznini ayarla da gidelim. Ben isimlerimizi yazdırıyorum.”

“Tamam. Ama önce bize gelmen gerekiyor. Annem seni yemeğe davet etmemi istedi.”

İbo şaşaladı. Nurten teyze geçen günkü rezilliği biliyor olmalıydı. Mutlaka fırça atmak için çağırıyordu.

“Olmaz.”

“Valla hiç şansın yok. Geleceksin.”

“Neden? Annen dövsün diye mi?”

“Yok canııım.. O konu hakkında fazla bilgisi yok. Ben başka hikayeler anlattım. Yalnız şu paça konusuna çok takıldı. Neyse gel sen akşama.”

“İyi geleceğim. Bakalım ne olacak?”

İbo sokak kapısından içeriye girdiğinde, duvarda çerçeveletilerek asılmış olan şeyi gördü. Neydi o öyle? Bir tablo değildi. Merhabalaşıp büyüklerin elini öptükten sonra ellerini yıkamak için banyoya yollanırken, hala o şeyi düşünüyordu. Garip bir şekilde de tanıdıktı üstelik. Çıkınca masada kendisine ayrılmış sandalyeye oturdu. İşte o şey tam karşısındaydı. Nurten teyze çorbaları dağıtıyor, diğer yandan onun hatırını soruyordu. İbo ise gözünü asılı şeyden ayırmakta zorlanıyordu. Sonunda tanıdı. Bu kendi paçasıydı. O gün Oktay’ın polis gelmeden önce zorla çekip kopardığı paça. Kıpkırmızı oldu. Onu fark ettirmeden izleyen Nurten teyze;

“Hadi oğlum çorbanızı için de, bir an önce işinizi yapın.”

Oktay ve İbo birbirlerine baktılar. Ne yapacaklardı? Ne işiydi bu? Oktay;

“Ne işi anne?”

Kadın tencereyi elinden bıraktı. Ama sıcak kepçe elindeydi. Yüzü asık ve çok tehditkar görünüyordu.

“O kaybettiğiniz paçayı getireceksiniz birlikte. Hem de hemen.”

“Anne ne yapıcan o paçayı?”

Kadın İbo’nun yüzüne bakarak;

“Çerçeveletip İbrahim’in annesine vericem. Tıpkı benim gibi, evde öyle yere assın ki, görenler rezilliğinizi unutmasın.”
XXXXXXXXXXXXXXX
HEEEYYY  Bİ DAKKA. BENİM HİKAYELERİM HERKESE BELEŞ. CAHİLLERE PARAYLA… HADİ BAKALIM, KEMER’İ YURT DIŞINDA TEMSİL ETMEYE GİDEN YABANCI DİL BİLMEZ YÖNETİCİLER VE ONLARIN KADİM ŞAKŞAKÇILARI…

PAMUK ELLER CEBE.

Ali Kemal Senan

  • Netinial Internet

Farklı mı düşünüyorsunuz?

Ekleyecek birşeyiniz mi var? Fikrinizi hemen belirtin. Burası fikrini özgürce yazanların sitesi.

Burası özgür bir platform. Yukarıdaki bilgilerin hiçbirisini doldurmak zorunda değilsiniz.
Elbette bu yorumu yapanı bilmeyi çok ister, düşündüklerini korkmadan dile getirenleri bilmeyi isteriz.

Copyright © 2009 · Bütün hakları saklıdır · eKemer.com · Giriş
Makalelerin sorumluluğu yazarına aittir.

Subscribe to eKemer - Antalya Kemer'in Yorum PortalıHaberler Rss Subscribe to eKemer – Antalya Kemer'in Yorum PortalıYorumlar Rss netinial nl

antalya web tasarim firmalari, antalya web dizayn firmalari, antalya web site tasarim firmalari